|
Öğretici Metinler
.
MEKTUP
Birbirinden ayrı yerlerde bulunan kişi veya kurumlar arasında özel veya resmi haberleşmeyi sağlayan yazı türüne “mektup” denir.
Mektup Türleri
Mektuplar “edebi mektuplar”, “özel mektuplar”, “resmi mektuplar”, “iş mektupları” ve “açık mektuplar” olmak üzere temelde beşe ayrılır. Bunların dışında manzum şekilde, yani şiir olarak yazılan mektuplar da vardır.
A- Özel Mektuplar:
Birbirinden uzakta bulunan yakın akraba veya arkadaşların haberleşmek, bir olayı aktarmak, bilgi vermek, ortak düşünceleri paylaşmak gibi çeşitli amaçlarla yazdıkları ve sadece yazanla okuyanı ilgilendiren mektuplardır.
Özel mektuplar, konularına göre değişik isimlerle anılır:
“Aile mektupları, tebrik mektupları, teşekkür mektupları, davet mektupları (davetiyeler), taziye mektupları, özür mektupları” gibi. Özel mektupların gizliliği söz konusudur ve bu gizlilik kanunla korunmuştur.
B- Edebi Mektuplar:
Edebî mektuplar açık olarak bir dergide veya gazetede yayımlanır. Yazar, birine hitaben herhangi bir konudaki görüşlerini, düşüncelerini, duygularını anlatır. Ancak asıl amaç bu duygu, düşünce ve görüşleri herkese anlatmaktır.
Edebî mektuplardan yazıldıkları döneme ait sanat, edebiyat ve fikir olayları hakkında bilgi edinmek de mümkündür. Edebiyat dünyasında tanınmış sanatçılar birbirlerine yazdıkları mektuplarla genelde düşünce ve sanat olaylarını, eserleri tartışırlar.
Olaya bağlı sanatsal türlerde de edebi mektuplardan yararlanılır. Özellikle hikâye ve roman türlerinde kahramanların hayatlarını, ruh durumlarını, duygularını, düşüncelerini, anlayışlarını daha etkili anlatmak için zaman zaman mektuplar araç olarak kullanılmıştır. Hatta kahramanların birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşan romanlar da vardır.
Dünya Edebiyatında Mektup
Mektubun edebi tür olarak gelişimi Latin edebiyatına dayanmaktadır.
Mektubun bugünkü anlayışa uygun niteliğe ulaşması ise 16. yüzyıldan sonradır. Bu dönemden itibaren Fransa, İtalya, İngiltere ve Almanya’da bu türün yaygınlaştığı görülmektedir.
Mektup türünün ustaları da ancak 18. - 19. yüzyılda yetişmiştir. Özellikle Fransa’da Mme de Sevigne (Mim Dö Sevig), Voltaire (Volter), Rousseau (Ruso) bu türü çok kullanan sanatçıların başında gelmektedir.
Mektup türü hikâye ve romanların yazımında da kullanılmıştır.
Bazı sanatçılar eserlerini romanlarını daha içten ve etkili olur diye mektup tarzında kaleme almışlardır. Batı edebiyatında Balzac “Vadideki Zambak”ı, Goethe “Genç Werther’in lstırapları”nı J. J. Rousseau “Nouvelle Heloise”ı bu şekilde yazmıştır.
Bazı Avrupalıların eski Türk hayatı ile ilgili mektupları, bugün tarihi belge olarak kabul edilmektedir. Lady Montegu’nün (Leydi Montegü) “Şark Mektupları (Türkiye mektupları)” bu eserlerden biridir.
Türk Edebiyatında Mektup
Türk edebiyatında mektup türünün geçmişi çok eskilere dayanmaktadır. “Münşeat”larda özel ve resmi mektuplara çokça yer verilmiştir. Yalnız bunların dili çok süslü ve ağırdır. Münşeatlar yazarının adıyla anılmaktadır: “Münşeat-ı Feridun Bey”, “Münşeat-ı Kani” gibi.
Tanzimat’tan sonra ise gazetelerde yayımlanan birçok açık mektup göze çarpar. “Münşeat” adı verilen örnek mektup metinleri, bu dönemde kalıplaşmış bir biçimi olan mektup türünün yaşamasını sağlamıştır.
Tanzimat’tan sonra ilk ilgi çekici mektup örnekleri Akif Paşa’ya aittir ve bu mektuplar 1885’te yayımlanmıştır.
Sonraki dönemlerde de ünlü kişilerin mektupları kitap halinde basılmıştır. Namık Kemal’in “Hususi Mektuplar”, Abdülhak Hamit Tarhan’ın “Mektuplar”, Muallim Naci’nin “Muhaberat ve Muhâverât” adlı eserleri bunlara örnek gösterilebilir.
Sonraki dönemlerde bazı sanatçılar ise mektuplardan oluşan romanlar hikâyeler, anılar, gezi yazıları kaleme almıştır. Halide Edip’in “Handan”; Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Mutallaka”, “Sevda Peşinde”; Reşat Nuri Güntekin’in “Bir Kadın Düşmanı” adlı romanları bunlar arasında sayılabilir. Ömer Seyfettin bazı hikâyelerini, Yakup Kadri Karaosmanoğlu “Bir Serencam”ı mektup tarzında kaleme almıştır.
Mektup tarzında yazılan gezi yazıları da vardır. Cenap Şehabettin’in “Hac Yolunda”, “Avrupa Mektupları”; Ahmet Rasim’in “Romanya Mektupları” böyle yazılmıştır.
Mektup tarzında yazılmış şiirler de vardır: Kemalettin Kamu’nun “İzmir Yolunda Son Mektup”, Orhan Veli’nin “Oktay’a Mektuplar” adlı eserleri bu şekilde yazılmıştır.
Bazı sanatçılar da değişik eserlerini mektuplar şeklinde kaleme almışlardır. Nurullah Ataç’ın “Okura Mektuplar” adlı deneme kitabı mektuplardan oluşmaktadır.
Cumhuriyet döneminde de bazı sanatçıların mektupları toplanarak kitap halinde yayımlanmıştır. Bunlardan bazıları şöyle sıralanabilir:
Cevat Şakir Kabaağaçlı: Mektuplarla Halikarnas Balıkçısı
Nazım Hikmet: Kemal Tahir’e Hapishaneden Mektuplar
Ahmet Hamdi Tanpınar: Mektuplar
Cahit Sıtkı Tarancı: Ziya’ya Mektuplar
GÜNLÜK (GÜNCE)
Bir kimsenin düzenli olarak, günlük olaylarla ilgili yorumlarını, bunlardan kaynaklanan o günkü anlayışlarını, düşüncelerini, üstüne tarih atarak kaleme aldığı kısa yazılara “günlük” veya “günce” denir.
Günlükler ne gün yazıldığını belirtmek için tarih atılan, çoğu zaman her günün sonunda o gün olup bitenin sıcağı sıcağına anlatıldığı, olaylarla ilgili yorumlar, değerlendirmeler yapıldığı yazılardır.
Günlükler her gün yazıldığı için kısadır.
Bu yazılar yazarının yaşamından izler taşır. Bu bakımdan günlükler içten ve sevecendir.
Okuyucular dikkate alınmadan yazılan günlükler, özeldir. Duyguların, düşüncelerin yoğun olduğu anlarda sıcağı sıcağına yazılan günlüklerin anlatımı geliştirmede önemli bir yararı vardır.
Günlükler bir deftere yazılabileceği gibi daha kullanışlı olması bakımından bir ajandaya da yazılabilir.
GÜNLÜK-ANI FARKI
Günlük yazarı sadece kendisini ya da kendisini merkeze alarak çevresindekileri anlattığı halde; anı yazarları başkalarını anlatabilir.
Anı ile günlük çoğu zaman karıştırılmaktadır. Günlük, adından anlaşılacağı üzere yaşanırken, günü gününe yazılır. Anı ise aradan zaman geçtikten sonra yazılır. Örneğin kişi günlüklerinden yararlanarak ileride bir anı kitabı kaleme alabilir.
TÜRK EDEBİYATINDA GÜNLÜK
“Günlük” terimi Tanzimat’tan sonra “Ruzname” ile karşılanmıştır. Divan edebiyatındaki “vakayinameler” de bir tür günlük sayılır.
Türk edebiyatında Suut Kemal Yetkin, Seyit Kemal Karaalioğlu ve Oktay Akbal günlüklerini kitap olarak yayımlayan sanatçıların başında yer almaktadır.
Ayrıca Oğuz Atay’ın “Günlük Bütün Eserleri”; Nihat Erim’in “Günlükler”; Fevzi Çakmak’ın “Mareşal ve Günlükleri”, Salah Birsel’in “Papağanname Günlük” adlı eserleri de günlük türündedir.
ANI (HATIRA-HATIRAT)
Toplum hayatında önemli görevler üstlenmiş, toplumu ilgilendiren önemli olayları bizzat yaşamış veya bu olaylara şahit olmuş kişilerin bu olayları duyurmak için sanat değeri taşıyan bir üslupla yazdıkları yazılara “anı (hatıra, hatırat)” denir. Anıların yazıldığı defterlere “hatıra defteri” denir.
Anı yazıları yaşanmakta olanı değil, yaşanmışı konu alır. Anılar ya günü gününe tutulan notlardan yararlanılarak ya da yaşanan olaylar anımsanarak sonradan yazılır. Her iki durumda da anılar yaşandıktan çok sonra kaleme alınır.
Anılarda gözlem esastır.
Anılar kişinin kendi özel tarihidir.
Mesleki yaşamında başarıya ulaşmış veya şöhreti yakalamış bazı kişiler anılarını yazarlar.
Anılar tarihsel gerçeklerin öğrenilmesine katkı sağlar.
Gelecek kuşaklara ders vermek ve kamuoyu ile hesaplaşmak amacı da söz konusudur.
Anılar kişinin yaşadığı dönemle ilgili bilgiler de verir. Bu bakımdan anılar tarihe ışık tutan kaynaklar arasında yer alır. Yaşanmış olayların gizli kalmış bazı yönlerini açığa çıkarır. Ancak bunlar, olaylara kişisel bakış açısıyla kaleme alınmış olduklarından kesin ve bilimsel bir doğru gibi kabul edilemez ve nesnel bir belge niteliği taşımaz.
Anılar sonradan kaleme alındığı için olaylar üzerinden çok zaman geçmiş olur. Kişi bu zaman içinde değişim geçirebilir, olaylara bakış açısı değişebilir. Dolayısıyla anılar yazıldıkları andan bakılarak kaleme alınır. Bu bilgiden hareketle anıların mutlaka gerçeği anlattığı söylenemez, onlara sağlam tarihi belgeler olarak bakılamaz.
ANI-GEZİ YAZISI FARKI
Anılar, üslup yönüyle gezi yazısına benzese de yazarın dış dünyadan çok kendisinden söz etmesiyle gezi yazısından ayrılır. Gezi yazılarında gezilen yerlerle ilgili gözlemler yansıtılırken özne dış dünyadır. Anılarda ise özne kişinin kendisidir. Kişi yaşadıklarını veya tanık olduklarını anlatır. Anılarda çevreye ait bilgiler gezi yazısı kadar ayrıntılı değildir.
ANI-OTOBİYOGRAFİ FARKI
Anılar üslup yönüyle otobiyografilere de benzer; ancak anı otobiyografi içinde sadece bir bölüm sayılabilir. Yani otobiyografiler anıya göre daha geniş ve daha uzun bir dönemi içine alır.
BİYOGRAFİ
Edebiyat, sanat, siyaset, ticaret gibi alanlarda haklı bir üne kavuşmuş, tanınmış insanların hayatlarını, eserlerini, başarılarını okuyucuya duyurmak amacıyla yalın bir dille, tarafsız bir görüşle yazılan inceleme yazılarına “biyografi (yaşamöyküsü, hayat hikâyesi)” denir. Eskiden bu tür yazılara “tercüme-i hâl” denirdi.
Biyografide amaç, söz konusu kişiyi tüm yönleriyle tanıtmaktır.
Biyografilerde anlatılan kişinin özellikle hayatı, eserleri, kişiliği, görüşleri konu edilir.
Biyografide kişinin nerede doğduğu, çocukluğunun nasıl bir ortamda geçtiği, öğrenim hayatı, yaptığı işler, çalıştığı yerler, kişiliği, huy ve karakteri, davranış özellikleri, başarılı olduğu alanlar, eserleri, ürünleri anlatılır.
Belgelere ve örneklere dayandırılarak hazırlanan biyografiler sanat ve meslek alanındaki tarihçiler için önemli kaynaklardır.
Biyografiler belgesel nitelikte olup gelecek kuşaklara önemli bilgilerin, tecrübelerin, örneklerin, görüşlerin aktarıldığı kaynaklardır.
DÜNYA EDEBİYATINDA BİYOGRAFİ
Tarihte ölen kişinin yaşamını ve yapıtlarını öven mezar yazıtları ve cenaze törenlerindeki konuşmalar yaşam öykülerinin ilk örnekleri sayılabilir. Daha sonra eldeki verilerin keyfi ya da eleştirellikten uzak bir yorumuna dayanan, söz konusu kişiyi övmek ve okura örnek oluşturmak için yazılan yaşam öyküleri başlamıştır. Bunun hemen ardından kişilerin gerçek yüzünü ortaya çıkarmayı amaçlayan eleştirel yaşam öyküleri de kaleme alınmıştır.
Bu türün ilk büyük yazarı, eski Yunan edebiyatından Plutarkos’tur.
Bu türün Batı edebiyatındaki kökleri Plutarkos’un Romalıları anlattığı “Hayatlar” adlı eserine dayanmaktadır. Ancak Batı’da bu türün yaygınlaşması 16. yüzyıldan sonradır.
20. yüzyılda ise Batıda bir aileyi veya çevreyi ele alan geniş kapsamlı biyografik eserler yazılmaya başlanmıştır.
TÜRK EDEBİYATINDA BİYOGRAFİ
Divan edebiyatında şairleri anlatan eserlere “tezkire” denirdi.
Çağatay yazarlarından Ali Şir Nevai 16. yüzyılda “Mecalisün-Nefâis” adlı eseriyle Türk edebiyatında ilk biyografi örneğini vermiştir.
Anadolu sahasında yazılan ilk tezkire, Sehi Bey’in "Heşt Behiç" adlı eserdir.
Ünlü kişilerin hayatlarını konu alan, bunları roman tarzında işleyen edebi yazılara “biyografik roman” denir. Biyografik romanlar da Türk edebiyatında önemli bir yer tutmaktadır. Bazı sanatçılar romanlarını biyografi tarzında yazmışlardır. Mehmet Emin Erişilgil’in “Bir Fikir Adamının Romanı: Ziya Gökalp”, “Bir İslam Şairinin Romanı: Mehmet Akif”; Tahir Alangu’nun “Ülkücü Bir Yazarın Romanı: Ömer Seyfettin”; Oğuz Atay’ın “Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan” adlı eserleri biyografik romana örnek gösterilebilir.
OTOBİYOGRAFİ
Bir kişi hayatıyla ilgili dönemleri bütün ilginç yönleriyle geniş şekilde kendisi yazarsa buna “otobiyografi (özyaşamöyküsü)” denir. Yani kişi kendi biyografisini yazarsa bu otobiyografi olur.
Otobiyografide doğumdan itibaren otobiyografinin yazıldığı ana kadar yaşananlardan anlatmaya değer olanlar yazılır.
Otobiyografilerde çoğu zaman sanatçı kendisiyle beraber aile büyüklerinden ve sosyal çevresinden, aile içi durumlarından da söz eder.
Edebiyat, sanat, siyaset, spor gibi değişik alanlarda ünlü bir kişi; diğer insanlarca bilinmeyen yönlerini, başarısını nelere borçlu olduğunu ve nasıl kazandığını anlatmak amacıyla otobiyografisini yazar.
Otobiyografi her ne kadar öznel bir anlayışla kaleme alınsa da gerçekler göz ardı edilmemelidir. Bütün bu iyi niyete rağmen otobiyografiler öznel eserler olarak kabul edilir. Çünkü kişi kendisini anlatmaktadır ve bunu yaparken tarafsız davranamaz.
Kişinin kendi hayatını roman şeklinde yazması sonucunda ortaya çıkan esere “otobiyografik roman” denir. Bu türün örneklerini anı türünde verilmiş eserlerde de görmek mümkündür.
GEZİ YAZISI
Herhangi bir kimsenin, daha çok bir edebiyat sanatçısının gerek yurt içinde gerekse yurt dışında gezip gördüğü yerlerdeki toplumları, kentleri, yerleri, yaşayışları, âdet ve töreleri, gelenek ve görenekleri, doğal ve tarihsel güzellikleri, ilgi çeken değişik yönleri edebi bir üslup içinde kaleme alarak anlatmasına “gezi yazısı (seyahatname)” denir.
Yazar, gezip gördüğü yerlerle ilgili gözlemlerini, incelemelerini bilgileri bir araya getirerek gezi yazısını yazar.
Okur, anlatılan yerleri bu sayede sanki yazarla birlikte geziyormuş hissine kapılır.
Gezi yazılarında aydınlatıcı, öğretici bilgiler de yer alır.
Amaç, gezilen yeri okuyucuya her yönüyle tanıtmaktır. Bu yapılırken geçmişle gelecek arasında bağ kurulur, toplumların birbirleriyle ilişki kurması ve birbirlerini tanıması, toplumlar arası kültür alışverişi ortamının oluşması sağlanır.
Gezi yazılarında, gezilip görülen yerin bütün özellikleri ele alınır.
Gezilen yerin özellikle tarihi, coğrafi, doğal ve sosyal nitelikleri belirgin şekilde anlatılır. Gezi yazılarında gezginin dikkatini çeken ve farklı bir özellik gösteren insanlar, tarihi ve doğal güzellikler, farklı kültürler gibi konular güncel olaylarla da bütünleştirilerek edebi bir üslupla yazıya geçirilir.
Gezi yazılarında ayrıca yörenin dil, din, inanç, adet, gelenek, görenekleri incelenir. Bölgedeki insanların düşünce yapısı ortaya konur. Bölge, okuyucunun daha iyi anlaması açısından başka bölgelerle kıyaslanır.
Yazar, gezisi esnasında birçok yer görür, birçok insanla tanışır; bunları hafızasında tutmak zor olduğu için gezi esnasında kısa notlar alır ve bunları hikâye eder.
Gezi yazısı gezilen bölge için belgesel bilgiler içerir.
Bu bakımdan gezi yazısında yazar gözlemlerine yer vermeli, yanlış bilgiler aktarmamalıdır.
Gezi yazısında gerçek bilgiler verilmelidir. Ancak gezi yazıları her şeye rağmen kişisel bir değerlendirme içerdiği için nesnel verilerden oluşan bilimsel bir belge niteliği taşımaz.
Sadece fikir verici bir içeriğe sahiptir.
Dış dünyayı yazarın gözüyle anlamaya yarar.
DÜNYA EDEBİYATINDA GEZİ YAZISI
Dünya edebiyatında gezi yazısının ilk örnekleri sayılabilecek eserleri verenlerin başında Herodotos (Herodot), Marco Polo (Marko Polo, 1254–1324), İbni Batuda (1304–1369) gelir.
TÜRK EDEBİYATINDA GEZİ YAZISI
Eski çağlarda özellikle keşif, ticaret, savaş amacıyla değişik geziler yapılmıştır.
Eski Türk edebiyatında gezi yazısına “seyahatname” denirdi.
Türk edebiyatında en eski seyahatnameler, Timur’un oğlu Şahruk’un yanında bulunan Gıyasüddin Nakkaş’ın yazdığı “Acâib’ül Letaif” ve Ali Ekber Hatâi adlı bir tüccarın kaleme aldığı “Hıtâînâme” dir.
16. yüzyılda yazılan “Baburnâme” ve Kâtibi mahlasıyla tanınan Seyit Ali Reis’in “Mirat-ül Memalik (Memleket Aynası)”; Evliya Çelebi’nin 17. yüzyılda yazdığı “Seyahatname” ise dünya edebiyatındaki en iyi örneklerle boy ölçüşebilecek niteliktedir. Bu eserin birinci bölümü her yönü ile İstanbul’u anlatmaktadır.
Kanuni Sultan Süleyman’ın hizmetinde bulunmuş olan Piri Reis’in yazdığı “Bahriye” adlı eseri verdiği coğrafya ve oşinografya bilgileri dışında mükemmel bir Akdeniz seyahatnamesi sayılabilir.
Ancak Türk edebiyatında Batılı anlamda gezi yazısı örnekleri Tanzimat döneminde yazarların Avrupa’ya gitmesiyle verilmeye başlanmıştır. Avrupa’ya giden sanatçılar gördükleri şehirlerle ilgili yazılar yazmışlardır. Özellikle Namık Kemal ve Ziya Paşa bunların başında gelir.
SOHBET (SÖYLEŞİ)
Bir yazarın günlük olaylar arasından seçtiği bir konuyla ilgili kendine özgü görüş ve düşüncelerini fazla derinleştirmeden karşısındakilerle konuşuyormuşçasına anlattığı yazı türüne “sohbet (söyleşi)” denir.
Sohbet yazılarına eskiden “muhasebe” denirdi. Çoğunlukla, günlük konuların işlendiği sohbet yazılarında senli benli bir anlatım yolu seçilir. Yazar deyimlerden, atasözlerinden, hatıralardan, halk fıkralarından, nüktelerden, özlü sözlerden çokça yararlanır.
Sohbet türü yazılarda herkesi ilgilendiren konular seçilir. Cümleler, konuşma üslubundadır ve genellikle devriktir. Yazar karşısında biri varmış gibi sorular sorar, cevaplar verir, düşüncelerini günlük konuşma dili içtenliği içerisinde açıklar.
Sohbetlerde konu uzatılmaz, fazla ayrıntıya girilmez, sadece konuya dikkat çekilir, anlatılanlar kanıtlanmaya çalışılmaz, anlatılanlara inanılması için bir gayret ortaya konmaz. Amaç, okuyucuyu konu üzerinde düşünmeye davet etmektir.
Sohbet - Deneme Farkı
Sohbette yazarın okuyucuyla konuşuyormuş gibi bir anlatımı vardır. Denemede ise yazarın kendi kendisiyle konuşuyormuş gibi bir anlatımı vardır. Sohbette nüktelerden (şakalardan), halk söyleyişlerinden, fıkralardan yararlanılır. Sohbetin dili ve anlatımı yalındır. Denemede ise daha ciddi bir dil kullanılır. Sohbette kısa ve yüzeysel bir anlatım vardır. Amaç, yazarın okuyucuyu kendi düşüncesine çekmesi veya kendi düşüncesi doğrultusunda düşünmesini sağlamasıdır. Denemede ise derinlemesine bir anlatım vardır ve okuyucuyu etkilemek, yönlendirmek gibi bir amaç güdülmez.
FIKRA
Bir yazarın herhangi bir konu hakkındaki kişisel görüş, anlayış ve düşüncelerini kanıtlama gereği duymadan hoş bir üslupla yazdığı, kısa düşünce yazılarına “fıkra” denir.
Bir de tanınmış kimseler, hayvanlar veya başka şeyler hakkında anlatılan ve kıssa denilen küçük hikâyeciklere “fıkra” denir. Nasrettin Hoca, İncili Çavuş, Bektaşi fıkraları gibi… Ancak burada gazete yazı türü olan fıkradan söz edilmektedir.
Köşe yazısı olan fıkralarda yazar, gündelik olayları özel bir görüşle, güzel bir üslupla, hiç kanıtlama gereği duymadan her gün kaleme alır.
Düşüncelerini hiçbir kalıba bağlı kalmadan serbestçe ortaya koyar.
Ele aldığı konu üzerinde bir kamuoyu oluşturmayı amaçlar.
Gazetelerin bazı sayfalarında, belli köşelerde, genel bir başlıkla, çoğunlukla da her gün yazılan fıkralarda konu kısaca incelenir; ancak mutlaka bir sonuca varılır.
Daha çok iğneleyici, alaycı bir dille, bazen eleştiri bazen de sohbet tarzında yazılır.
Fıkralarda okuyucuyla sohbet ediliyormuş havası hâkimdir.
Anlatım senli benlidir.
Cümleler kısa ve anlaşılır niteliktedir.
Konular günceldir ve anlatılanların kalıcılık niteliği yoktur.
Olaylar kişisel bir bakış açısıyla işlenir.
Kısa, etkili ve dokunaklı bir sonuca varılır.
Amaç, okuyucuyu etkilemektir.
Düşünceler tekrarlanmaz.
Bu yüzden fıkralar öz ve yoğun bir anlatıma sahiptir.
Amaç, okuyucuya bazı günlük sorunları tanıtmak, bu sorunlar hakkında düşünceleri, derinliğe inmeden kanıtlamaya kalkmadan söylemektir.
FIKRA - SOHBET FARKI
Fıkra tarzı yazılar üslup olarak sohbete benzese de aralarında önemli farklar vardır. Sohbette, fıkradan farklı olarak, karşılıklı konuşma üslubu vardır. Yazar karşısında biri varmış gibi sorular sorar, cevaplar verir. Fıkralarda yazar serbest bir anlatımla düşüncelerini okuyucuya benimsetmeye çalışır. Sohbetlerin dışa dönük bir yapısının olması da onun fıkradan ayrılan yönlerinden bir diğeridir. Fıkra, bir gazete yazı türüdür; sohbet ise gazete yazı türü değildir.
TÜRK EDEBİYATINDA FIKRA
Fıkra türü yazılar Türk edebiyatına Tanzimat döneminde Batıdan geçmiştir.
1908’den sonra bu yazı türü Türk edebiyatında görülmeye başlanmıştır. Özellikle Ahmet Rasim fıkralarıyla tanınmıştır.
Daha sonra Ahmet Haşim, Hüseyin Cahit Yalçın, Falih Rıfkı Atay, Refik Halit Karay, Bedii Faik, Orhan Seyfi Orhon, Refii Cevat Ulunay, Metin Toker, Peyami Safa, Burhan Felek, Ahmet Kabaklı, Aziz Nesin, Çetin Altan, Ahmet Kabaklı, İlhan Selçuk, Sabri Esat Siyavuşgil de fıkralarıyla öne çıkmıştır.
DENEME
Bir yazarın kendi isteğine göre seçtiği herhangi bir konuda kesin yargılara varmadan, kişisel düşüncelerini kendi kendisiyle konuşuyormuş havası taşıyan bir üslupla kaleme aldığı yazılara “deneme” denir.
Deneme, yazarın gözlemlediği ya da yaşadığı olay, olgu, durum ve izlediği varlıklarla ya da herhangi bir kavramla ilgili izlenimlerinin belli bir plana bağlı kalmayarak, tamamen kendi kişisel görüşüyle serbestçe yazıya döktüğü kısa metinlerdir.
Deneme yazarı öne sürdüğü düşünceyi doğrulama, ispatlama, kanıtlama kaygısı taşımaz. Denemenin inandırıcılığı, ele alınan konunun içtenlikle anlatılmasından kaynaklanır.
Denemelerde yazar herhangi bir konudaki görüşlerini kesin kurallara varmadan, kanıtlamaya kalkmadan, okuyucuyu inanmaya zorlamadan anlatır.
Deneme, kişinin kendi dışındaki varlıklarla herhangi bir konuda gerçek ya da hayali olarak girdiği diyalogun ürünüdür.
Denemeler tek bir konuyu rahat ve akıcı bir biçimde ele alan, çoğu kez yazarının kişisel bakış açısı ve deneyimini aktaran orta uzunluktaki edebi metinlerdir. Konuların kişisel bir anlayışla işlenmesi; çeşitli sanatçıların aynı konudaki değişik düşünce, beğeni ve inanışlarını yansıtması bakımından bu tür önemlidir.
Denemeye özgü belirli bir konu yoktur. Konu özgürce seçilir. Her şey denemenin konusu olabilir. Yeter ki yazarın o konuda bir birikimi olsun. Ancak denemeler daha çok her devrin, her ulusun insanını ilgilendiren konularda yazılır. Yani denemelerde diğer düşünce yazılarından farklı olarak aşk, dostluk, iyilik, güzellik, ahlak, sevinç, kültür, yiğitlik gibi daha çok soyut ama kalıcı ve evrensel konular işlenir.
Denemeci için konu amaç değil, araçtır; kendi fikirlerini söyleyebilmesi için birer sebep durumundadır. Denemeci, irdelemelerinde tamamen kendini, kendi bilgi ve kültür birikimini, beğeni düzeyini esas alır.
Deneme yazarı eserini kaleme alırken okuyucuyu hesaba katmaz. Okuyucunun vereceği tepki konusunda herhangi bir kaygı taşımadan konusunu dilediği şekilde seçer, istediği tarzda işler.
Denemeler konuların genellikle derinlemesine işlendiği yazı türleridir.
Denemenin en belirgin özelliği, yazarın konuyu kendi kendine konuşuyormuş gibi kaleme almasıdır.
Denemenin bu özelliği Nurullah Ataç’ın şu sözleriyle özetlenebilir: "Deneme ben’in ülkesidir. ‘Ben’ demekten çekinen, her görgüsüne, her görevine ister istemez benliğinden bir parça kattığını kabul etmeyen kişi denemeciliğe özenmesin."
Bu türün ilk ustalarından Montaigne, denemenin ilkelerini şöyle anlatmaktadır: "Herkes önüne bakar, ben içime bakarım; benim işim yalnız kendimledir. Hep kendimi gözden geçiririm, kendimi yoklarım, kendimi tadarım... Bir şey öğretmem, sadece anlatırım." Bu bağlamda denemenin her cümlesinde yazarın kendisi vardır.
Okuyucu ile yazar arasında bir duygu, düşünce ve ruh alışverişi oluşur. Esere hâkim olan unsur, insanın ta kendisidir.
DÜNYA EDEBİYATINDA DENEME
Deneme türünün ilk örnekleri, daha “deneme” teriminin bile ortaya çıkmadığı eski Yunan ve Latin edebiyatlarında görülmektedir.
Bunlar Epiktetos’un “Sohbetler”, Eflatun’un “Diyaloglar”, Cicero (Çiçero)’nun “Kimi Eserler”idir. Seneca (Seneka)’nın bazı eserlerinde de denemelere rastlanmaktadır.
Bugünkü anlamdaki denemenin kurucusu 16. yüzyıl Fransız yazarı Michel de Montaigne’dir (1533–1592). Denemenin ilk örneklerini veren Montaigne (Monteyn) yazdığı metinlerin kişisel düşünce ve deneyimlerinin iletilmesine yönelik edebi parçalar olduğunu vurgulamak için “deneme (essai)” adını seçmiştir.
Daha sonra yine çok tanınan İngiliz yazar Francis Bacon (Beykın, 1561- 1626) ve Charles Lamb (Çarls Lamp) da bu türde eserler kaleme almış ve bu türü geliştirmiştir. Fransız edebiyatında Andre Gide (Andre Jit, 1869–1951) ve Alain (Aleyn), İspanyol edebiyatında ise Miguel D’unamuno (Migel Dunamuno) Alman edebiyatında R. Maria Rilke gibi sanatçılar da bu türdeki eserleriyle tanınmıştır.
TÜRK EDEBİYATINDA DENEME
Deneme türü, Türk edebiyatına Tanzimat’tan sonra Batı’nın etkisiyle girmiştir.
Deneme önceleri “Musahabe”, “Tecrübe-i Kalemiyye (kalem tecrübesi)” gibi isimler ile anılmıştır.
İlk özel gazete Tercüman-ı Ahval 1860 yılında yayın hayatına başlamasından itibaren gazetelerde çıkan değişik yazılar, zamanla ayrı bir tür olan deneme için dil, anlatım ve yaklaşım bakımından zemin oluşturmuştur.
MAKALE
Herhangi bir konuda bilgi vermek, bir gerçeği ortaya koymak, bir tezi kanıtlamak veya bir düşünceyi savunmak amacıyla kaleme alınan ve temel öğesi düşünce olan yazılara “makale” denir.
Makalede temel unsur düşünce, “fikir”dir. Yazar, herhangi bir konudaki görüşlerini, belli kanıtlar, belgeler, inandırıcı veriler kullanarak anlatmaya çalışır, böylece okuyucuyu bilgilendirmeyi amaçlar.
Makalenin amacı; açıklama, eleştiri, tanıtım, bilgilendirme de olabilir. Ama genellikle eleştirel tutum ön plandadır.
Makaleler, yazıldıktan sonra bir araya getirilerek makale kitapları şeklinde yayımlanabilir.
Makalede açık, anlaşılır, ciddi bir dil kullanılır.
Makaleler öğretici yazılardır. Bu nedenle yazar tutarlı, tarafsız, bilimsel bir üslup kullanır.
MAKALE-FIKRA FARKI
Makale ile fıkra gazete yazı türü olmaları bakımından birbirine benzese de temel farkları vardır. Makalelerde kanıtlama esastır. Mutlaka bir sonuca varılır. Ciddi, bilimsel bir dil kullanılır. Oysa fıkralar daha serbest ve mizahi öğeler de içeren yazılardır. Yazar ilgi çekici konulardaki düşüncelerini, yorumlarını bilimsel ve tarafsız olma kaygısı gütmeden açıklar. Makaledeki gibi bir ispat (kanıtlama) zorunluluğu yoktur fıkrada. Makalede yazar doğruyu, fıkrada ise kendi doğrusunu anlatır.
MAKALE TÜRLERİ
Makaleler seçilen konuya göre uzun ya da kısa olabilir. Makale her konuda yazılabilir. Makalenin yazılacağı konu güncel olabileceği gibi, felsefi, bilimsel, sanatsal da olabilir. Ancak edebi makale sanatla ilgili konuları işler. Makaleler niteliklerine göre temelde “edebi makale” ve “mesleki makale” olmak üzere iki grupta toplanabilir.
A- Edebi Makale: Dil, edebiyat ve sanatla ilgili konuları işleyen makale türüdür.
B- Mesleki Makale: Tıp, ekonomi, sosyoloji gibi bilim ve bilime dayalı mesleklerin değişik dalları ile ilgili konuları işleyen makale türüdür.
TÜRK EDEBİYATINDA MAKALE
Türk edebiyatında makale türünün ilk örnekleri Tanzimat döneminde görülür. İlk makale, Şinasi tarafından çıkarılan ve ilk özel gazete kabul edilen Tercüman-ı Ahval’de (Mukaddime adıyla) (1860) yayımlanmıştır
Namık Kemal, Ziya Paşa, Şemseddin Sami, Muallim Naci, Beşir Fuat gibi sanatçılar bu türün gelişmesini sağlamıştır.
Servet-i Fünun döneminde ise bu tür yayılmış, gelişmiş, olgunlaşmıştır.
Türk edebiyatında makale türünde Hüseyin Cahit, Cenap Şehabettin, Fuat Köprülü, Nurettin Topçu gibi sanatçılar eser vermiştir.
ELEŞTİRİ (TENKİT)
Şiir, tiyatro, hikâye, roman, resim, heykel, film gibi bir sanat veya düşünce eserinin, zayıf ve güçlü yönleri göz önünde bulundurularak gerçek değerini belirleme amacıyla yapılan inceleme sonucunun anlatıldığı yazı türüne “eleştiri (tenkit)” denir.
Bir kimsenin kendi eleştirisini yazarken ortaya koyduğu esere “otokritik” veya “özeleştiri” denir.
Eleştirinin amacı, iyi ve güzel olan sanat yapıtının değerini ortaya çıkarmak, sanatı iyi ve güzel olmayandan kurtarmak, kalıcı bir niteliğe kavuşturmaktır. Ayrıca kötüye, çirkine, iyi ve güzel olmayana fırsat vermeyerek; sanatçıyı daha güzel, daha güçlü, daha olgun, daha başarılı eserler yaratmaya teşvik etmektir. Okura, izleyiciye ve sanatçıya kılavuzluk yapmaktır.
Eleştirmen, hangi sanat eserini eleştirecekse o sanat dalının gerektirdiği birikime sahip olmalıdır. Bu birikim; o alana ait geniş bilgiye ve kültüre sahip olmakla, dünle bugünün sanat meselelerini çok iyi bilmekle, başka milletlerin de önemli sanat eserlerini ve sanatçılarını etraflıca tanımakla sağlanabilir. Bu yüzden, eleştiri yazmak kolay bir iş değildir. Eleştirmen; bir eseri veya kişiyi şekil, ruh, konu ve anlatım bakımından inceler.
Eleştirmen, eser hakkında okuyucuyu her yönden bilgilendirir. Hem okura hem de eserin yazarına kendini geliştirmesi için yol gösterir.
Eleştirilen sanat eserinin kimin tarafından, hangi zaman ve çevrede, hangi şartlar altında yazıldığı dikkate alınır; yerli ve yabancı benzerleriyle karşılaştırması yapılır. Eleştirilen bir sanat eseri konusu, dili, üslubu, tekniği, kahramanları, gözlem ve betimlemeleri bakımından değerlendirilir. Eleştirilen eserin sanatçısının orijinal (özgün) görüş ve duyuşları saptanır. Eserin sanat dünyasına ne gibi bir katkı yaptığı ortaya konur. Bir sanatçı eleştiriliyorsa onun hataları, orijinal yanları belirtilir, sanatını geliştirmesi için yapması gerekenler açıklanır.
Eleştiriye konu olan eser, yalın bir dille tanıtılır. Eleştirmen, eserin gerçek değerini, güçlü ve zayıf yönlerini, özünü ve önemini belirtir; yeni eserler için sanatçılara kılavuzluk eder. Bir şiirin eleştirisini yapan kişi şair olmayabilir; ama bu türün bütün özelliklerini çok iyi bilmeli, başka örneklerle karşılaştırarak şiirin gerçek değerini taraf tutmadan belirleyebilmelidir.
ELEŞTİRİNİN DİĞER TÜRLERDEN FARKI
Eleştiri, yaratıcı sanatların arasında değildir. Eleştiri, edebi esere veya başka sanatlara bağlı bir türdür. Eleştirinin varlığı, kendisi dışında bir sanatı gerektirir. Edebi eserin konusu bütün maddi ve manevi varlığı ile yazar, çevresi ve evrendir. Eleştirinin konusu ise sanat eseridir, bir başkasının yazdıklarıdır. Yani eleştiri, bir dil yapıtı üzerine ikinci bir dil varlığıdır. Eleştiri, doğrudan kaleme alınmaz. Eleştirinin yazılabilmesi için eleştirilecek kişi veya eser olmalıdır ortada.
ELEŞTİRİ TÜRLERİ
A- İzlenimsel (Empresyonist) Eleştiri:
Edebi eserlerin okuyucu üzerinde bıraktığı etkilerden, izlenimlerden yola çıkılarak yapılan eleştirilere “izlenimci eleştiri” denir, ilkelerini ünlü Fransız edebiyatçı Anatole France (Anatol Frans)’ın belirlediği ve eleştirmenin bir eseri kendi zevk, algılama, değer ölçülerine göre incelediği eleştiri türüdür. Bu tür eleştirilerde öznel, kişisel yargılar ağırlıktadır. Bu nedenle günümüzde izlenimsel eleştiri edebiyat dünyasından pek rağbet görmez.
B- Nesnel (Bilimsel) Eleştiri:
Edebi eserlerin içerik, yapı ve üslupları üzerinde tarafsız olarak yapılan eleştirilere de “bilimsel eleştiri” denir. Bu eleştiri türünde, her eserin değerlendirilmesinde kullanılabilecek ölçütler vardır. Eleştirmen, kişisel yargılara varmaktan kaçınmaya çalışır. Bilimsel araştırmalardan yararlanarak, eseri tarafsız bir gözle değerlendirir. Eseri, ister beğensin ister beğenmesin, kendi duygularını işin içine katmadan, eserin sanat değerini ortaya koymaya çalışır.
DÜNYA EDEBİYATINDA ELEŞTİRİ
Eleştiri uzun zaman, “kusur bulmak” gibi algılanmıştır. Eleştiriyi kişiden kişiye değişen bir zevkin sonucu olmaktan kurtarmak, onu belli prensiplere göre değerlendirmek gerektiği fikri 19. yüzyıldan itibaren yaygınlaşmaya başlamıştır.
Eleştiri türü Avrupa’da Boielau, Saint Beuve, Hippolyte Taine, Brunetiere, Jules Lamaitre, Anatole France, Remy de Gourmont, Gustave Lanson, Lessing, Hazlitt, Carlyle, Ruskun ve Belinski gibi sanatçılarla temsil edilmiştir.
TÜRK EDEBİYATINDA ELEŞTİRİ
Eleştiri türü Türk edebiyatına makale, fıkra, deneme ve sohbet gibi Batı'dan Tanzimat döneminde geçmiştir.
İlk başlarda dil ile ilgili eleştiriler yazılmıştır. Sonra özellikle Namık Kemal ve Recaizade Mahmut Ekrem, eleştiri türünün sınırlarını genişletmiştir.
Servet-i Fünun edebiyatı döneminde ise Batı tarzında eleştiriler kaleme alınmıştır.
Türk edebiyatında ise eleştiri türünde eserleriyle Hüseyin Cahit, Cenap Şehabettin, Ali Canip, Yakup Kadri, Nurullah Ataç, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan, Cemil Meriç, Mehmet Murat, Vedat Günyol, Tahir Alangu, Asım Bezirci, Rauf Mutluay, Metin And, Özdemir Nutku öne çıkan isimlerdir.
.
|