Trendyol 336*280
Kapatmak İçin Tıklayınız

Go Back   EdebiyatDenizi.Com - Edebi ve Düşünsel Ufkunuz > LİSELİLER İÇİN DERS ÇALIŞMA ALANI > 9. Sınıf Dil ve Anlatım
Kayıt ol Yardım Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Loading

Reklam Alanı
Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler
Reklam Alanı
  #1  
Alt 05.03.09
umut ışığı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
-------------------
umut ışığı isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üye Numarası : 849
Üyelik Tarihi : 26-09-2008
Bulunduğu Yer : izmir
Mesaj Sayısı : 304
Thanks: 1
Aldığım Teşekkür: 7
Tecrübe Puanı : 30
Tecrübe : umut ışığı is on a distinguished road
Türkçenin Tarihi Gelişimi



Türkçenin Tarihi Gelişimi


(Muharrem Ergin)


Eski Türkçe

Türk yazı dilinin ele geçen ilk örnekleri Orhun Abidelerinin metinleridir. Fakat bu metinler şüphesiz Türk yazı dilinin ilk örnekleri değildir. Çünkü Orhun Abidelerindeki dil yeni oluşmuş bir yazı dili olarak değil, çok işlenmiş bir yazı dili olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bakımdan, Türk yazı dilinin başlangıcını ele geçen bu ilk metinlerden çok daha öncelere çıkarmak gerekir. Türk yazı dilinin, sekizinci yüzyıldan sonraki gelişmesi ile karşılaştırılarak bir tahmin yürütülürse, Orhun Abidelerindeki yazı dilinde hiç değilse bir kaç asırlık bir gelişme var olduğuna kolaylıkla karar verilebilir. Buna göre Türk yazı dilinin başlangıcını Miladın ilk asırlarına, hiç olmazsa Orhun Abidelerinden bir kaç yüzyıl önceye çıkarmak doğru olur. Fakat Orhun Kitabelerinden daha eski bir metin ele geçmediği için bu yazı dilini ancak sekizinci asırdan itibaren izleyebilmekteyiz.

İşte nazari olarak miladın ilk asırlarında başladığını kabul ettiğimiz ve ilk ele geçen metinleri sekizinci yüzyıla ait olan bu yazı dili 12 – 13. yüzyıla kadar devam etmiş olup, bu devre Türk yazı dilinin ilk devresini oluşturmaktadır. Bu ilk yazı dili devresi ayni zamanda ortak bir yazı dili devresidir. Yani bu yazı dili bütün Türklüğün tek yazı dili olarak kullanılmış, Orta Asya’da geniş bir alanı kaplayan Türklük âlemi asırlar boyunca hep ayni dille okuyup yazmıştır. O devirden kalma eserlerde görülen ufak tefek farklar ise alan ve zaman farklarından ileri gelen normal ayrılıklar olup tek bir yazı dilinin sınırlarını aşacak nitelikte değildir.

Kaşgarlı’nın en çok beğendiği ve şivelerle karşılaştırırken “Türkçe” diye adlandırdığı, Hakaniye Türkçesi yahut başka eserlerde Kaşgar dili, Kaşgar Türkçesi adı ile anılan dil hep bu ilk Türk yazı dilidir. Bu yazı dili devresinden gelen eserlerin büyük bir kısmı Uygur yazısı ile yazılmış olduğu için bu devreye Uygur devresi, bu yazı diline de Uygurca denilebilir. Fakat Türkoloji öğretiminde Türkçenin bu ilk devresi için bugün en uygun isim olarak “Eski Türkçe” söylemini kullanmaktayız. Türkçenin ondan sonraki çeşitli gelişmelerinin kaynağı hep bu devreye çıkmakla, bugün geniş alanlarda ayrı kollara ayrılmış bulunan Türkçenin bütün şekillerinin kaynağı bu devrede bulunmakta, kısacası, Türkçenin bütün yapısı bu devre ile açıklanabilmektedir. Demek ki bu devre Türkçenin ana Türkçe devresi, ilk devresi, eski devresidir. Onun için bu devreyi “Eski Türkçe” diye adlandırmak çok yerindedir. Bu kitapta biz de bu ismi kullanacağız.

O halde Türk yazı dilinin ilk devresi Eski Türkçedir. Eski Türkçeden daha önceki devir ise Türkçenin karanlık devridir. O devir artık Eski Türkçenin Çuvaşça ve Yakutça ile, bunların da daha ileride Moğolca ile birleştikleri devirdir.

Türkçe tarih boyunca iki gramer yapısına sahip olmuştur. Eski Türkçe devresi Türkçenin eski gramer yapısını temsil eder. Ondan sonraki devreler Türkçenin yeni gramer yapısına sahip olan devrelerdir.


Kuzeydoğu Türkçesi, Batı Türkçesi

Eski Türkçeden sonraki devreye gelince, bu devirde Türkçe karşımıza birden fazla yazı dili ile çıkmaktadır. Eski Türkçenin sonlarında Orta Asya’daki Türklük âleminin parçalanarak büyük kütleler halinde Hazar Denizinin güney ve kuzeyinden kuzeye ve batıya yayılması, yeni kültür merkezlerinin oluşması, İslâm kültürünün Türkler arasına gittikçe kuvvetli bir şekilde yerleşmesi, yeni kavramlarla birlikte yeni bir yazının kabulü gibi çeşitli dış sebeplerle beraber Türkçenin içinde bir süreden beri kendisini hissettiren doğal gelişmeler sonucunda ortaya çıkan büyük değişiklikler yazı dili birliğini parçalayarak Eski Türkçenin ömrünü tamamlamış ve ayrılan Türklük kollarının yeni kültür merkezleri etrafında kendi şivelerine dayanan yazı dilleri meydana getirmeleri birden fazla yeni yazı dilinin doğmasına ve gelişmeye başlamasına sebep olmuştur. Böylece 12–13. asırdan sonra biri Kuzey-doğu Türkçesi, diğeri Batı Türkçesi olmak üzere iki Türk yazı dili meydana geldiğini görmekteyiz.


Kuzey Türkçesi, Doğu Türkçesi

Bunlardan Kuzeydoğu Türkçesi önce 13 ve 14. asırlarda, bir müddet, Eski Türkçenin doğal ve yeni bir devamı olarak eski ve yeni arasında köprü görevi gören bir geçiş devresi halinde devam etmiş, sonra 15. asırdan itibaren Kuzey Türkçesi ve Doğu Türkçesi olarak iki yeni yazı diline ayrılmıştır. Son zamanlara kadar devam eden bu yazı dillerinden Kuzey Türkçesi, Kıpçak Türkçesidir. Doğu Türkçesi ise Çağatayca gibi yanlış bir isimle anılan ve Timur devrinde başlayarak 15. ve 16. asırlarda kuvvetli bir edebiyat meydana getirmek suretiyle en parlak çağını yaşadıktan sonra son zamanda yerini modern Özbekçeye bırakan yazı dilidir.


Batı Türkçesi

Batı Türkçesine gelince, bu yazı dili, 12. asrın ikinci yarısı ile 13. asrın ilk yarısında oluşmaya başladığı anlaşılan, 13. asrın ikinci yarısından itibaren de metinlerini günümüze kadar aralıksız bir şekilde takip ettiğimiz yazı dilidir. Selçuklulardan başlayarak bugüne kadar gelen ve devam etmekte olan bu yazı dili, Türklüğün en büyük ve en verimli yazı dili durumundadır. Batı Türkçesinin esasını Oğuz şivesi oluşturur. Onun için bu yazı diline Oğuz Türkçesi de denilebilir. Oğuz şivesi Hazar Denizinden Balkanlara kadar uzanan sahaya yayılmış bulunan Türkçedir. Bu alan ise Batı Türklerinin yaşadığı sahadır. Onun için Oğuz yazı diline, Oğuz Türkçesine genel olarak Batı Türkçesi adını vermekteyiz. Türkoloji’de Batı Türkçe’si için bazen Cenup Türkçesi veya Cenup Şivesi adı da kullanılmaktadır. Fakat bu Şimal Türkçesine göre verilen bir addır ve şüphesiz Batı Türkçe’si kadar uygun değildir.


Azeri Türkçesi, Osmanlı Türkçesi

Batı Türkçesinin içinde saha bakımından zamanla iki daire meydana gelmiştir. Bunlardan biri Azeri ve Doğu Anadolu sahasını içine alan doğu Oğuzcası, diğeri Osmanlı sahasını içine alan batı Oğuzcasıdır. Doğu ve Batı Oğuzcaları arasında ilk asırlarda çok küçük saha farkları dışında bir ayrılık mevcut olmamış, bu saha farkları yavaş yavaş genişleyerek ancak 17. asırdan sonra doğu ve batı Oğuzca dairelerini meydana getirmiştir.

Bununla beraber arada yine iki yazı dili olacak kadar fark mevcut değildir ve her ikisi de ayni şiveye, yani Oğuz şivesine dayandıkları için Azeri ve Osmanlı Türkçeleri ancak tek bir yazı dilinin kardeş iki dairesi sayılabilirler. Esasen Doğu ve Batı Oğuzcası arasındaki farklar daha çok şivede yani konuşma dilinde kalmış, sürekli olarak Osmanlı kültür ve edebiyatının etkisi altında kalan Azeri sahasında yazı dili, Osmanlı Türkçe’sinden konuşma dilindeki ile karşılaştırılamayacak kadar az bir ayrılık göstermiştir.

Azeri ve Osmanlı Türkçeleri arasında, daha çok şivede kalan bu ayrılığın sebeplerini Doğu Oğuzcasına Oğuz dışı Türk şivelerinin, özellikle zaman zaman kuzeyden gelen Kıpçak unsurlarının yaptığı etki ile İlhanlılardan kalan bazı Moğol izlerinde aramak lâzımdır. Bunlardan birincisi Doğu Oğuzcasını Batı Oğuzcasından bazı şekiller bakımından biraz farklı yapmış, ikincisi ise Azeri Türkçesinde bazı Moğol asıllı sözcükler bırakmıştır.

Özellikle konuşma dili bakımından birbirinden farklı olan Azeri ve Osmanlı Türkçe’si arasındaki başlıca ayrılıklar, sözcük başındaki b-m, sözcük içindeki q-ġ, h, ilk hecedeki e-i, sözcük başındaki t-d ile akuzatif ve bazı fiil çekim şekilleri etrafında toplanır. Bu ayrılıklar daha çok konuşma dilinde kaldığı, yazı diline yansıyanların ise ancak son devir Azeri Türkçesinde görülebildiği, Azeri sahasında yetişen başlıca edebi şahsiyetlerin bulunduğu 17. asırdan önce de Doğu ve Batı Oğuzcaları arasında kayda değer bir ayrılık bulunmadığı için bu iki Oğuz Türkçesi yazı dili olarak Batı Türkçe’si adı altında bir bütün oluşturur.


Batı Türkçesinin Gelişmesi

Batı Türkçesinin yedi asırlık uzun hayatında bazı aşamalar vardır. Bu aşamalar onun iç ve dış gelişme hareketi içinde görülen çeşitli aşamalardır. Gerçekten Batı Türkçesi uzun gelişme seyri içinde bugüne kadar iç ve dış yapısı bakımından çeşitli gelişmeler ve değişiklikler göstermiştir. İç yapı bakımından gösterdiği değişiklikler, Türkçe kök ve eklerde görülen bazı ses ve şekil değişiklikleri olup, doğrudan doğruya Türkçe’nin doğal gelişmesi ile ilgilidir. Dış yapı bakımından Batı Türkçesinde görülen çeşitli safhalar ise, Türkçe’nin bünyesi ile ilgili olmayıp, onun, içine karışan yabancı unsurlara göre aldığı değişik görünüşlerden ibarettir.

Demek ki Batı Türkçesinde Türkçeden başka bir de yabancı unsurlar vardır. Bu unsurlar çeşitli Arapça ve Farsça sözcük ve terkiplerdir (tamlamalardır). Türklerin İslam kültürü çerçevesine girmeleri dolayısıyla Türkçeye sokulan Arapça ve Farsça unsurlar, Türkçe’yi Eski Türkçeden sonra, yeni yazı dilleri devresinde istilaya başlamış, bu istila özellikle Batı Türkçesinde korkunç bir gelişme göstererek bir kaç asır içinde Türkçe’yi adeta tanınmaz bir duruma getirmiştir.

Arapça ve Farsça unsurların Batı Türkçesi içindeki durumu yedi asır boyunca hep aynı olmamış ve çeşitli safhalar göstermiştir. Bu sebeple Batı Türkçesi içinde hem Türkçe bakımından, hem de yabancı unsurlar bakımından birbirinden farklı bir kaç devre var demektir.

İşte 13. asırdan günümüze kadar Batı Türklerinin yazı dili olagelmiş bulunan Batı Türkçesi iç ve dış gelişme ve değişiklikler bakımından şu üç devreye ayrılır:

1. Eski Anadolu Türkçesi

2. Osmanlıca

3. Türkiye Türkçesi


Eski Anadolu Türkçesi

Eski Anadolu Türkçe’si 13, 14 ve 15. asırlardaki Türkçe’dir. Batı Türkçesinin ilk devrini oluşturan bu Eski Anadolu Türkçesi bilhassa Türkçe bakımından kendisinden sonraki iki devreden çok farklıdır. Bu devreye Batı Türkçesinin bir oluş, bir kuruluş devresi olarak bakmak yerinde olur. Batı Türkçesini Eski Türkçe’ye bağlayan birçok bağlar bu devrede henüz kendisini iyice hissettirmektedir. Bu devreden sonraki Türkçede gördüğümüz birçok yeni şekil bu devrede henüz Eski Türkçedeki eski şekillerinin izlerini taşımaktadır.

Eski Anadolu Türkçesi bir taraftan böylece Eski Türkçe’nin izlerini taşırken diğer taraftan köklerde ve eklerde bazı ses ve şekil ayrılıkları göstermek suretiyle Osmanlıca ve Türkiye Türkçesinden biraz farklı bir durum arz eder. Öyle ki Batı Türkçesi içinde Türkçe bakımından var olan başlıca değişiklikler bu devre ile bundan sonraki iki devre arasındaki değişikliklerdir. Yani Batı Türkçesini yalnız Türkçe bakımından devrelere ayırırsak Eski Anadolu Türkçesi ve Osmanlıca - Türkiye Türkçesi diye ikiye ayırmamız gerekir. Osmanlıca ile Türkiye Türkçesi arasında Türkçe bakımından, Eski Anadolu Türkçesinden Osmanlıcanın ilk devirlerine taşan bir kaç şekil dışında, belirgin bir ayrılık yoktur.

Eski Anadolu Türkçesi yabancı unsurlar bakımından denilebilir ki Batı Türkçesinin en temiz devridir. Bu devirde Türkçeye Arapça ve Farsça unsurlar girmeğe başlamıştır. Fakat bu unsurlar yoğunluğunu yavaş yavaş artırmış ve ancak devrenin sonlarında geniş bir istila başlangıcı halini alarak Osmanlıcanın doğuşunu hazırlamıştır. Eski Anadolu metinlerinde görülen Arapça ve Farsça sözcükler henüz çok fazla olmadığı gibi devrenin sonlarına doğru artan terkipler de henüz açık ve basit bir durumdadır. Yabancı unsurlar bakımından bu devirde manzum ve mensur metinler arasında da oldukça fark vardır.

Gittikçe artan yabancı sözcük ve terkipler daha çok nazım dilinde görülür. Nesir dili ise çok temiz ve duru bir Türkçe olarak devrenin sonunda bile Arapça ve Farsça sözcükler ve bilhassa terkiplerden mümkün olduğu kadar uzak kalmıştır. 15. asrın ortalarına doğru II. Murat devrinde geniş bir kültür hamlesinin ifadesi olarak meydana getirilen telif ve çeviri pek çok Türkçe eserin dili bunu açıkça göstermektedir. Nazım dilinde ise, şiirin Fars taklitçiliği üzerine kurulması ve vezin, şekil zorunlulukları yüzünden duruluk çok muhafaza edilememiş ve Türkçe’deki gelişmeler bakımından devre daha bitmeden, 15. asırda, basit de olsa terkipler ve yabancı sözcükler adam akıllı çoğalmış ve Türkçeyi sarmıştır. Bu yüzden asrın ikinci yarısı Osmanlıcanın temelini atan, onun başlangıcını oluşturan bir devir olmuş, Eski Anadolu Türkçe’si Türkçe özellikleri bakımından devrini ancak Osmanlıcanın başlarında tamamlamıştır.

Eski Anadolu Türkçesinin cümle yapısı ise Türkçe’nin başlangıçtan bugüne kadar hep aynı kalan normal cümle yapısı dışına çıkmamıştır. Gerek nesirde, gerek şiirde Türk cümlesi bu devirde normal, sade, anlaşılan, unsurları yerli yerinde ve doğru cümle olarak kalmış, çeviri sadakati yüzünden nadir olarak kırıldığı yerler dışında, genellikle sağlam yapısını koruyarak Osmanlıca devrine girmiştir.


Osmanlıca

Osmanlıca Batı Türkçesinin ikinci devri olup 15. asrın sonlarından 20. asrın başlarına kadar devam etmiş olan yazı dilidir. Dört asırdan fazla bir ömrü olan Osmanlıca, şüphesiz hep aynı kalmamış, baştan ve sondan geçiş devirlerinde ve ortada, hudutları kesin olarak çizilemeyen birbirine geçmiş çeşitli iç aşamaları olmuştur. Fakat iç ve dış bakımından esas özellikleri itibariyle Osmanlıca ismi altında bu ismin çok iyi ifade ettiği bir bütünlük gösterir.

Türkçe bakımından, Osmanlıcada aşağı yukarı önemli hiçbir değişiklik olmamış, Eski Anadolu Türkçesinden sonra günümüze kadar Türkçe’nin başlıca şekilleri hemen hemen hep aynı kalmıştır. Yani gramer şekilleri bakımından Osmanlıca ile Türkiye Türkçesi arasında belirli bir ayrılık yoktur. Yukarıda da söylediğimiz gibi Türkçe bakımından ancak bu son iki devre ile Eski Anadolu Türkçesi arasında belirli ayrılıklar vardır.

Osmanlıca ile Türkiye Türkçesi arasında çok küçük şekil farklarına rastlansa bile bunlar zaman ayrılıklarına dayanan basit değişikliklerden başka bir şey sayılmamalıdırlar. Eski Anadolu Türkçesi, Batı Türkçesinin eski gramer şekillerini, Osmanlıca ile Türkiye Türkçesi ise Batı Türkçesinin yeni gramer şekillerini içeren devrelerdir. Yani, gramer şekilleri bakımından Osmanlıca ile Türkiye Türkçesi arasında bir devre farkı yoktur.

Devrelerin birbirine geçişi keskin çizgilerle ayrılamayacağı için eski Anadolu Türkçesi ile Osmanlıca arasında da uzun bir geçiş safhası olmuştur. Osmanlıcanın başlangıcını teşkil eden ve 15. asrın ikinci yarısı ile 16. asrın ilk yarısını içine alan devirde eski gramer şekilleri, yerlerini henüz tamamıyla yeni şekillere bırakmış değillerdi.

Bu eski şekillerden bazıları Osmanlıcanın içinde daha sonraları da kendisini muhafaza etmiş, bunlardan kalıplaşmış olarak Türkiye Türkçe’sine geçenler bile olmuştur. Bazı yeni şekiller ise oluşunu ancak Osmanlıca içinde tamamlamış veya kullanış sahasına bu devirde çıkmıştır. İşte geçiş devrindeki normal gelişmeler, ondan sonraki küçük sızıntılar ve bazı yeni şekillerin ortaya çıkışı dışında, Osmanlıcaya Türkçe bakımından başından sonuna kadar bir durgunluk hâkim olmuş, 16. asırdan günümüze kadar Türkçe gramer şekilleri bakımından belirli hiçbir gelişme kaydetmemiştir.

Osmanlıcayı Batı Türkçesi içinde özellikle Türkiye Türkçe’sinden ayrı bir devre halinde tutan şey onun dış yapısıdır. İç yapı, yani Türkçe bakımından yalnız Eski Anadolu Türkçesinden farklı bulunan Osmanlıca, dış yapı, yani yabancı unsurlar bakımından Eski Anadolu Türkçesinden de, Türkiye Türkçesinden de çok büyük farklarla ayrılan bir devre manzarası gösterir. Bu devre Türkçe’nin yabancı unsurlar tarafından tam anlamıyla istila edildiği, Türkçe’yi Arapça ve Farsça unsurların son haddine kadar sardığı devredir.

Osmanlıca devrinde Türkçeyi saran bu Arapça ve Farsça unsurlar, sayısız Arapça ve Farsça sözcük ve terkipler olup esas itibariyle isim sahası içinde kalmıştır. Fakat bu sahada o kadar ileri gidilmiştir ki bütün isim cinsinden sözcükler ve cümle içinde isim muamelesi gören bütün sözcük grupları Arapça ve Farsça sözcüklere ve terkiplere boğulmuştur. Bu müthiş istiladan fiil kökleri bile yakasını kurtaramamış, Türkçe’nin basit fiil kökleri yerine Arapça ve Farsça sözcüklerle Türkçe yardımcı fiillerden yapılmış birleşik fiiller kullanılarak Türkçe, bugün de yaşamakta olan sayısız yabancı köklü birleşik fiil ile dolmuştur.

Fiil dışında kalan isim cinsinden bütün sözcükler ve isim muamelesi gören sözcük gurupları sahasını böylece Arapça ve Farsça sözcüklere, sıfat ve izafet terkiplerine kaptıran yazı dilinde genellikle Türkçe olarak isim ve fiil çekimi ile cümle yapısı kalmıştır. Fakat cümle yapısı da, Türkçe kalmakla beraber, ağır darbeler yemekten kendisini kurtaramamış, birçok defa esas bünyesi yıkılarak bozuk bir sözcük yığınından ibaret olmuştur. Kısaca, Türk yazı dili Osmanlıca devrinde esas yapısı Türkçe olan fakat Türkçe, Arapça ve Farsçadan meydana gelen üçüzlü, karışık ve son derece yapay bir dil manzarası göstermiştir.


Osmanlıcanın Devreleri

Yabancı unsurların durumu bakımından Osmanlıca içinde üç devre vardır. Osmanlıcanın 15. asrın sonu ile 16. asrın büyük bir kısmını içine alan ilk devresi Eski Anadolu Türkçe’sinde yazı diline sokulmağa başlayan Arapça ve Farsça unsurların Türkçe’yi istila işinin çok hızlandığı devredir. Bu devre, Osmanlıların İstanbul’a yerleşmesinden sonra kurulan saray hayatı ile başlamış, bu saray etrafında gelişen edebiyat ve kültür yaşamının Arap ve Fars kültür ve edebiyatının nüfuzu altına girmesi Türk yazı diline bambaşka bir yön vermiştir.

Bu devrede Türkçe Eski Anadolu devresindeki duruluğunu kaybetmiş, yabancı unsurların yoğunluğu iyiden iyiye artmıştır. Fakat daha sonraki asırlara göre henüz belirli bir sadelik göze çarpar gibidir. Yabancı sözcük ve terkiplerin sayısı ve çeşitleri çok artmakla beraber terkip zincirleri henüz son haddine varmış değildir. Fakat iyice karışık dil yolunda çok süratli bir gidiş, çok yoğun bir hazırlık vardır. Öyle ki devrenin sonu, yani 16. asrın sonları artık koyu Osmanlıcanın tam bir başlangıcı durumuna gelmiştir. Böylelikle ilk devir sona ermiş ve Osmanlıcanın yeni bir devri gelip çatmıştır.

Bu devre Osmanlıcanın ikinci devresi olup 16. asrın sonundan 19. asrın ortalarına kadar süren devredir ki başlıca 16. asrın sonu ile 17. ve 18. asırları içine alır. Bu devrede karışık dil, koyuluğunun son haddine varmış, yapısı güç halle Türkçe’ye benzeyen yazı dilinde Arapça ve Farsça unsurlar arasında Türkçe unsurlar adeta görünmez olmuştur. Osmanlıca böylece Türkçelikten çıkmış bir hâle geldikten sonra nihayet üçüzlü yapay dilin en yüksek noktasından aşağıya doğru dönmeye başlamış ve üçüncü devresine girmiştir.

Osmanlıcanın aynı zamanda son devresi olan bu üçüncü devre, 19. asrın ortalarından başlayıp 20. asrın başlarına kadar gelen, yani Tanzimat’tan 1908 meşrutiyetine kadar olan devri içine alır. Bu devrenin son örnekleri 1908’den sonra da Cumhuriyete kadar, süratle ortaya çıkan yeni yazı dilinin yanında, gittikçe zayıflayarak bir süre daha devam etmiştir. Bu üçüncü devre karışık dilin koyuluğunu yavaş yavaş kaybettiği devredir. Osmanlıca bu devirde zaman zaman çok yapay bir koyuluk göstermekle beraber genel olarak bir çözülme yoluna girmiş durumdadır. Bu çözülme nihayet 20. asrın başlarında tamamlanarak Osmanlıcanın hayatı sona ermiş ve Türkiye Türkçesine geçilmiştir.

Osmanlıcanın bu son devrini eskisinden ayıran önemli bir fark da batıdan gelen yeni kavramlar dolayısıyla yeni yeni Arapça ve Farsça sözcük ve terkiplerin yazı diline sokulması ve uydurulmasıdır. Bu hususta bazen çok yapay hareketler olmuş, sözlük kitaplarına bakarak yazı yazanlar bile çıkmıştır. Fakat genellikle terkipsiz Türkçeye gidiş eğilimleri artmıştır. Eski devirde de koyu Osmanlıcanın yanında görülen oldukça sade dil örnekleri bu son devrede genel yazı dilinin yanı sıra sayılarını çok artırmışlardır.

Bu devrenin sonları ise Türkçenin aydınlığa çıkışının açık müjdeleri ile doludur. Öyle ki bu devir eserlerinin bir eli Osmanlıcada, bir eli Türkiye Türkçesindedir. Değişiklik bir neslin hayatı içinde ortaya çıktığı, daha doğrusu meyvelerini verdiği için, artık dili bazen Osmanlıca, bazen Türkiye Türkçesi veya önce Osmanlıca, sonra Türkiye Türkçesi olan şahıslar görülür. Özetle Osmanlıcanın sonlarında yazı dili yabancı unsurlar ve terkiplerden hızla temizlenmiş, böylece 20. asrın başlarında terkipli karışık dil tarihe karışarak yerini Türkiye Türkçesine bırakmıştır.


Nazım Dili, Nesir Dili

Osmanlıcanın, kendi içinde yukarıda gördüğümüz şekilde üç devreye ayrılan uzun tarihi boyunca, nazım ve nesir sahasındaki görünüşü birbirinden farklı olmuştur. Bu fark, bir yabancı unsurlar, bir de cümle yapısı bakımından nazım ve nesir dili arasında görülen ayrılıktır. Şiirin, bilhassa divan şiirinin içerik ve şekil bakımından belli ölçülere bağlı bulunması nazım diline de etki etmiş ve Osmanlıcada çoğu zaman tek bir çeşit nazım dili oluşmuştur.

Buna karşılık Osmanlıca içinde bilimsel ve didaktik eserlerde ayrı, edebi eserlerde ayrı bir nesir dili kullanılmıştır. Bilimsel nesir dili bir dereceye kadar sade ve basit bir dil, edebi nesir dili ise çok aşırı ve yapay bir şekilde yabancı unsurlarla dolu, secili ve sözcük gurubu silsilelerinden örülmüş bir dildi. Bu iki çeşit nesir dili Osmanlıcada daima yan yana yürümüştür. Burada şu noktayı belirtelim ki adî nesirde edebi nesre göre bir sadelik ve basitlik vardı, yoksa genel olarak o da yabancı unsurlarla dolu karışık bir dil, bir Osmanlıca idi. İşte genellikle bir çeşit olan nazım dili ile iki çeşit olan nesir dili yabancı unsurlar ve cümle yapısı bakımından Osmanlıca içinde farklı bir durumda bulunmuşlardır.

Yabancı unsurlar bakımından Osmanlıcanın ilk devresinde nazım ve nesir dili aşağı yukarı birbirine yakındır. Yabancı unsurlar her ikisinde de çoğalmıştır. Daha çok nazım dilinde görülen terkipler, eski basitliğini korumakla birlikte bu devirde henüz fazla zincirleme halinde değildir. Genellikle nesir dili, nazım diline göre daha sade bir durumdadır. Fakat nazım dili pek değişmediği halde nesir dili gittikçe ağırlaşmaktadır devrenin sonlarında bu gidiş hızlanmış ve nesir dili nazım diline göre çok ağır bir dil durumuna gelmiştir.

Osmanlıcanın en koyu devri olan ikinci devrede ise bu koyuluk hem nazımda, hem nesirde görülür. Fakat nesirde çok aşırı bir durumdadır. Nazım dili ise eskiye göre o kadar ağırlaşmamış ve nesir dilinin yanında oldukça sade kalmıştır. Nazım dilinde eski basit terkipler yerini üçüzlü, dördüzlü ve daha geniş zincirleme terkiplere bırakmış nesirde ise ağırlık ve koyuluk içinden çıkılmaz bir biçime gelmiş, özellikle edebi nesir Türkçe olmaktan büsbütün çıkmıştır. Üçüncü devrede ise nazım ve nesir dili birbirine yine yakındır ve her ikisinde de belli oranda bir sadeliğe gidiş vardır.

Bu gidiş devre boyunca nesirde daha hızlı olmuş, nazımda ise, koyu Osmanlıca devrinde divan şiirinde de tek tük olarak görülebilen sade örnekler gittikçe artmakla beraber, bol yabancı unsurlu ve terkipli dilden kurtulmak daha güç olmuştur Devre bittikten sonra da Osmanlıcanın Türkiye Türkçesi içine taşmaları daha çok nazım dilinde olmuş ve daha sonra tarihi anı olarak verilen tek tük Osmanlıca örnekler de hep nazım sahasında kalmıştır. Bu arada Türkçenin yakasını en geç bırakan eski dilin resmî iletişim ve mevzuatta kullanılan köhne nesir dili olduğunu da unutmamak gerekir. Türkçe bugün bile yakasını bu kırtasiye dilinden tamamıyla kurtaramamıştır. Fakat bu, adî nesrin her devirde ağır olan çok özel bir koludur ve genel nesir diline ayak uyduramamasının fazla bir değeri yoktur.

Osmanlıcanın nazım ve nesir dili asıl, yabancı unsurlar bakımından değil, cümle yapısı bakımından birbirinden çok farklı bir durumdadır. Divan şiirinde anlamın bir beyitte tamamlanması, bir beyit dışına taşmaması kuralı Türk cümlesinin yapısı için çok hayırlı olmuştur. Zira anlamın bir beyitle tamamlanması demek, bir beytin hiç değilse bir cümle olması, bir cümlenin en çok bir beyit uzunluğunda bulunması demektir. Gerçekten Divan şiirinde her beyit en çok bir cümleden, birçok defa da birden fazla cümleden oluşmuştur. Bu suretle Osmanlı şiirinde cümleler daima kısa, unsurları sade ve yerli yerinde Türk cümleleri olarak kalmış, nazım dilinde Türkçe cümle yapısı Türkçe’nin bütün tarihi boyunca hiç değişmemiş bulunan normal karakterlerini muhafaza etmiştir.

Osmanlıcanın bütün tarihi boyunca şiirde Türk cümlesi karşımıza daima sağlam olarak çıkar. Buna karşılık Osmanlı nesrinde Türk cümlesi tam bir perişanlık içindedir. Bu bakımdan nazım dilinin daima Türkçe kalabilmiş olmasına karşılık nesir dili çok az Türkçe olabilmiştir Çünkü nesirde şiirdeki gibi belirli bir ölçüye sığmak zorunluluğu yoktur. Nesir, cümle unsurlarının tam bir serbestliğe kavuştuğu sahadır. Cümlenin bir bütün oluşturan yapısını bozmadan o unsurları istenildiği kadar genişletmek mümkündür. İşte cümle unsurlarının nesir dilindeki bu serbestliği Osmanlıcada tam bir başıboşluk durumuna gelmiştir.

Yani, nesir dilindeki serbestlik istismar edilerek, özellikle gerundium ve edat guruplarında olmak üzere, cümle unsurlarının çerçevesi de, sayısı da gelişigüzel bir şekilde genişletilmiş, bu yüzden uzun uzun cümleler içinde cümle unsurları, aralarında çok defa yanlış bağlar kurulmuş olarak bir araya getirilmiştir. Bu suretle Türk cümlesinin sağlam yapısı Osmanlı nesrinde genellikle bozulmuş ve cümleler çok defa büyük bir sözcük yığınından ibaret kalmıştır. Cümle unsurları genişledikçe, cümle uzadıkça hâkim olmak güçleşir, Cümle büyüyünce hâkimiyeti elden kaçırmamak için dili iyi bilmek, onun kurallarını iyice hazmetmiş olmak, onun yapısını oluşturan örgü karşısında tam bir hassasiyete sahip bulunmak gerekir. Üç dilli bir dil olan Osmanlıcada ise yazıcılar maalesef Türkçe’yi incitmeyecek bir nesir diline sahip olamamışlardır.

Bunda Osmanlıcanın karışık dil olmasının çok büyük bir rolü vardır. Bu karışık dilin öğretimi sırasında esas emek ve dikkat daima Arapça ve Farsça üzerinde toplanarak Türkçe ihmal edildiği gibi, yazı yazarken de Arapça ve Farsça terkipler yapmak hevesi Türkçeye özen göstermeye vakit bırakmamıştır. Bu hususla, Türkçe’ye çevrilirken cümle unsurları Türk cümlesine uygun bir sıraya konmadan yerli yerinde bırakılan Arapça ve Farsçadan yapılmış tercümelerin de çok tesiri olduğunu unutmamak lâzımdır. Kısacası, Osmanlıcanın nesir sahasında Türkçe, bünyesine aykırı bir yapıya sahip cümlelerle bozuk düzen bir yazı dili manzarası göstermiştir. Bu bozuk düzenliği en çok Osmanlıcanın ikinci devresinde görüyoruz. İlk devrede çeviri etkisi çok hissedilmekle beraber Eski Anadolu Türkçe’sinden devralınan nesir dilinde cümle yapısı oldukça sağlamdır. Fakat ikinci devrede bu yapının Türkçe olan tarafı kalmamıştır denilebilir.

Cümle yapısındaki bozukluğun oranı ise yabancı unsurların derecesi ile cümle uzunluğuna göre değişik olmuştur. Yabancı unsurları fazla ve cümleleri uzun olan yazılarda bozukluk çok olmuş, oldukça sade ve kısa cümleli olan yazılarda ise daha az olmuştur, Osmanlıcanın son devrine gelince, bu devrede nesir dilinin kısa zamanda Türkçe cümle yapısına kavuştuğunu görmekteyiz. Tanzimatla beraber nesirde artık Türk cümlesi sağlam bir yapıya sahip olmuştur.

Bu devir cümleleri, eskisi kadar olmamakla beraber, yine bir hayli uzun olmuşlar, fakat yapılan Türkçeye aykırı düşmemiştir, Arada sırada bozuk cümlelere rastlanmakla beraber genel olarak nesir dilinde cümle yapısının büyük bir selametle çıktığı açıkça görülmektedir. Bu devrede nazım dilinde ise cümleler eskisinden daha fazla uzun olmak yoluna girmişlerdir.

Yeni edebiyatla beraber anlamın bir beyitte tamamlanması zorunluluğu ortadan kalkınca bir cümle icabında bir kaç mısra içine yayılmış, böylece bilhassa devrenin sonlarına doğru uzun nazım cümleleri ortaya çıkmıştır. Böylece cümlelerde nadir olarak bazen yapı sakatlıkları görülmekle beraber, Osmanlıcanın bu son devresinde de, cümleler biraz uzadığı hâlde genel olarak nazım dilinin cümle yapısı her zamanki gibi sağlam kalmış böylece Osmanlıcanın ömrü tamamlandığı zaman Türk cümlesi hem nazım dilinde, hem nesir dilinde Türkiye Türkçesine sağlam bir yapı ile girmiştir.


Türkiye Türkçesi

Türkiye Türkçesi Batı Türkçesinin üçüncü devresidir. Bugün de devam etmekte olan bu devre, 1908 Meşrutiyetinden sonra başlar. Bu yeni devrenin 1908 Meşrutiyetinden sonra başlayan ve Cumhuriyete kadar devam eden ilk safhası Türkiye Türkçesinin başlangıç devri niteliğindedir. Bu kısa devirde çok süratli bir şekilde ortaya çıkan yeni yazı dilinin yanında Osmanlıca henüz tamamıyla sahneden çekilmiş değildir. Fakat tam anlamıyla son günlerini yaşamakta ve genel dil olmaktan çıkarak belirli kalemler tarafından tutulmaya çalışılan özel bir dil durumuna düşmüş bulunmaktadır.

Kısacası bu devir. Osmanlıcanın son örnekleri ile Türkiye Türkçesinin ilk örneklerinin yan yana bulunduğu devirdir, Osmanlıcanın bu son örneklerine yeni dil gittikçe fazla sokulduğu gibi, yeni dilin ilk örneklerinde de bazı Osmanlıca unsurlar, eskimiş bazı sözcükler, bazı terkipler görülmektedir. Yukarıda da söylediğimiz gibi değişiklik bir neslin hayatı içinde ortaya çıktığı için Osmanlıcadan yeni dilin ilk örneklerine bu şekilde ufak tefek taşmalar olmuştur. Fakat yeni dil bu küçük taşmalardan bu ilk devre içinde kendisini hızla kurtarmış, temiz Türkçenin sayısız örneklerini vererek Osmanlıcayı kısa zamanda gerilerde bırakmıştır Öyle ki Cumhuriyet devri başlarken Osmanlıca artık çoktan ölü bir dil konumuna gelmiş ve yazı dilinin bütün ufukları Türkiye Türkçesine açılmış bulunuyordu.

Türkiye Türkçesini Osmanlıcadan ayıran başlıca özellik onun yabancı unsurlar karşısındaki durumudur, Dilin iç yapısı, yani Türkçe bakımından Batı Türkçesinin bu iki devresi arasında bir devre farkı olmadığını, bu iki devrenin yabancı unsurlar bakımından ayrı devreler teşkil ettiğini yukarıda da açıklamıştık. Yabancı unsurlar bakımından bu iki devre arasında gerçekten çok büyük bir fark vardır. Bu farkın en önemli tarafı terkipler bakımından olan ayrılıktır. Türkiye Türkçesi terkipsiz Türkçedir.

Türkiye Türkçesinin en belirli özelliği budur. Bu bakımdan Türkiye Türkçesi Bütün Türkçenin en temiz devridir. Az ve basit olmakla beraber Eski Anadolu Türkçe’sinde yabancı terkipler vardı. Osmanlıca tam anlamıyla terkipli dil demektir. Türkiye Türkçesi ise Türk yazı dilinin bu Arapça, Farsça terkiplerden kurtulmuş olduğu mesut devridir. Bir dil, yabancı bir dilin tesirinde kalabilir, Bu tesir, sözlük hazinesinde yani sözcük sahasında kaldığı müddetçe ne kadar aşırı olursa olsun dil için bir tehlike oluşturmaz. Fakat sözcük sahasını aşar ve sözcük guruplarına, cümle sahasına el atarsa dilin yapısı tehlikeye girer. Dilin gidişi çığırından çıkar.

Dilin, yapısını ayakta tutabilmek üzere bunlara direnç gösterebilmesi için çok sağlam bir bünyeye sahip bulunması gereklidir. Osmanlıcada Türkçe’ye korkunç bir oranda karışan Arapça ve Farsça terkipler de bu şekilde sözcük sahasında kalmayan, cümle sahasına giren yabancı unsurlardı. Türkçenin bünyesi çok sağlam olduğu için bunlara asırlarca direnebilmiş ve zamanı gelince onlardan kolaylıkla silkinerek kendi yapısı ile baş başa kalmıştır.

Fakat bu yabancı unsurlar onun ifade kabiliyeti için çok zararlı olmuşlar, onun gelişmesine asırlarca çelme takmışlardır. İşte Türkiye Türkçesini Osmanlıcadan ayıran en büyük nitelik, onun bu şekilde terkipsiz Türkçe olmasıdır. Bu sebeple Osmanlıcanın sonları ile Türkiye Türkçesinin başlarında karşımıza çıkacak örnekleri de bu kıstasa göre ayırmak icap eder. Elimizdeki örneğin dili, terkipsiz ise Osmanlıca, terkipsiz ise Türkiye Türkçe’sidir.

Türkiye Türkçesi terkipler dışındaki yabancı unsurlar bakımından da Osmanlıcadan çok farklıdır. Bir kere Türkiye Türkçesi Osmanlıcadaki yabancı çekim edatlarından, Arapça, Farsça çokluk yapmak gibi yabancı kurallardan da kurtulmuştur. Sonra yabancı sözcük sayısı büyük ölçüde azalmış ve azalmaktadır. Fakat bir kısmı konuşma diline de yerleşmiş olduğu için, Türkiye Türkçesinde bugün hâlâ pek çok Arapça ve Farsça sözcük vardır.

Bu konuda Türkiye Türkçesi Batı Türkçesinin en temiz devri değildir. Osmanlıca ile mukayese edilemeyecek kadar temiz bir durumda olmakla beraber, Eski Anadolu Türkçe’sinden daha çok yabancı sözcük içermektedir. Demek ki Türkiye Türkçesinde yabancı unsur olarak yalnız çok sayıda Arapça, Farsça sözcükler kalmıştır. Bu arada bazı terkipler de görülür, fakat bunlar tek sözcük muamelesi gören kalıplaşmış şeyler olup, sayıları da çok azdır. Türkiye Türkçesinin diğer devrelerden bir farkı da batı dillerinden bazı yabancı sözcükler almış olmasıdır.

Türkiye Türkçe’sinde cümle yapısı da büyük bir aydınlığa kavuşmuştur. Bu devrede Türk cümlesi, eski devrelerdeki karışık ve anlamsız uzunluğundan kurtulmuş, kısa, derli toplu yanlışsız cümle hâline gelmiştir.

Osmanlıcadan Türkiye Türkçe’sine geçiş, yazı dilini konuşma diline yaklaştırmak suretiyle olmuştur. Osmanlıca, konuşma dilinden çok uzaklaşmış derece sunî bir yazı dili idi. Türk yazı dilini daima temiz kalan konuşma diline yaklaştırınca yazı dili kolaylıkla Türkçe’yi bulmuş ve suni Osmanlıca tarihe karışmıştır. Esasen Türkçe’ye sokulmuş olan yabancı unsurlar Arapça, Farsça gibi gerek köken, gerek yapı bakımından Türkçe ile hiç ilgisi bulunmayan bir Samî, bir Hint-Avrupa dilinden gelme idi.

Bu sebeple bu unsurlar Türkçe’nin bünyesi içinde daima yabancı kalmış ve büyük yapaylığa dayanan iğreti durumlar, yazı dili konuşma dili kaynağına dönünce çabucak sarsılarak üçüzlü yapay dil en kısa zamanda yıkılıp gitmiştir. Yazı dili konuşma diline yaklaştırılırken doğal olarak öteden beri kültür merkezi olarak Türkçe bakımından esasen yazı dilinin dayandığı konuşma diline sahip bulunan muhitin dili, yani İstanbul Türkçesi esas alınmıştır. Bu sebeple bu gün Türk yazı dili yani Türkiye Türkçe’si hemen hemen İstanbul konuşma dilinin, İstanbul Türkçesinin aynısıdır. Yazı ve konuşma dili olarak ikisi arasındaki fark en aşağı bir derecededir.

Özetle, ana çizgileri ile başlıca vasıflarını belirttiğimiz Türkiye Türkçesi bugün tam bir özleşme, güzelleşme gelişme halindedir. Batı Türkçesi bu son devre ile çok hayırlı bir yola girmiş ve Türk yazı dilinin bütün gelişme ufukları açılmıştır. Kuvvetli bir yazı dili olmak üzere gelişme yoluna giren Türkiye Türkçesinin yürüyüş hızı devre boyunca memnunluk verici bir seyir göstermiş. 1928’de eski harflerin terk edilmesinden sonra ise büsbütün artmıştır. Bu devirde son zamanlarda bile arada sırada Osmanlıca bazı şiirler yazıldığı da görülmektedir. Fakat ölü dille yazılmış olan bu bir kaç şiir şüphesiz ancak tarihi birer hatıradan ibarettir.


Netice

Bütün bu yukarıdan beri söylediklerimizi toparlayacak olursak, demek ki Batı Türkçe’si kendi içinde birbirini izleyen ve birbirini geçmiş bulunan üç devreye ayrılmaktadır. Bu devrelerin birincisi olan ve iki yüzyıl devam eden Eski Anadolu Türkçesi Selçuklular, Anadolu Beylikleri ve ilk Osmanlıların yazı dilidir. İkinci devre İstanbul’un fethinden Osmanlı İmparatorluğunun sonuna kadar imparatorluğun yazı dili olarak beş asra yakın bir ömür sürmüş bulunan Osmanlıcadır. Üçüncü devreyi oluşturan Türkiye Türkçesinin hayatı ise henüz yarım asrı geçmemiştir. Yani, Osmanlıca Batı Türkçesinin en uzun devresidir.

Bu uzun devre Batı Türkçesinin ayni zamanda en güç devresidir de. Bu devir metinlerin üzerine eğilirken üçüzlü yazı dilinde Türkçe’den başka iki yabancı ortağın gerekli kurallarını da bilmek gerekmektedir. Türkçeye kendi kuralları ile girmiş bulunan bu yabancı unsurlar, bir taraftan Eski Anadolu Türkçesinde görünmeye başlamış olduğu, diğer taraftan, sözcük halinde de olsa, Türkiye Türkçesine de taşmış bulunduğu için bir dereceye kadar Osmanlıcadan önceki ve sonraki devreleri de ilgilendirirler.

Osmanlıcadaki Arapça, Farsça unsurların niteliğini öğrenmek ilk ve son devrenin yabancı unsurlarını da yakından görüp bilmek demektir. Yani, Osmanlıcanın yabancı unsurlarını kavramakla bütün Batı Türkçesinin yabancı unsur durumu aydınlığa çıkmış olur. Türkçe bakımından ise Osmanlıca Türkiye Türkçe’sinden farklı olmadığı gibi, Eski Anadolu Türkçe’sine de bağlıdır. Bu yüzden onun Türkçe cephesini ele alırken Türkiye Türkçesi ile Eski Anadolu Türkçesini de ele almış oluruz. Kısacası, Batı Türkçesinin en karışık ve güç devri olan Osmanlıcanın iç ve dış yapısını incelerken yalnız onun hudutları içinde kalmayarak bütün Batı Türkçesini göz önünde bulundurmak gerekir.





__________________

Alıntı ile Cevapla
Konuyu Beğendin mi ? O Zaman Arkadaşınla Paylaş !
Reklam Alanı
Yeni Konu aç Cevapla

Anahtar Kelimeler
gelişimi, tarihi, türkçenin


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Protected by CBACK.de CrackerTracker

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.0