|
Küçük Ağa - Tarık Buğra
Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’nin yenilgisiyle bitmiş, ordu dağıtılmıştır. Başkent İstanbul dahil, ülkenin bütün önemli merkezleri işgal altındadır. Daha kötüsü, devlet ile milletin bağları kopmuş, devletiyönetenler ne yapacaklarını bilmedikleri gibi, millet de nasıl bir yol tutacağını bilemez durumdadır. Akşehir, bütün köyler, kasabalar ve kentlerden bir birim, bir kesittir. Orada cereyan edenler aşağı yukarı bütün yurtta olup bitenlerdir.
1919 yılı baharında Akşehir, bütün bir Dünya savaşı boyunca çeşitli cephelere dağılmış evlatlarından geride kalabilenleri toplamaktadır. Bir enkazdır Akşehir… Her ev birinin yolunu gözlemektedir. Ama onlar, nasıl, ne şekilde, hangi keder ve ruhla döneceklerdir. Geceleri bir mezar sessizliğine bürünen yaslı Akşehir’de Gâvur Mahallesi’ndeki Yorgo’nun, Miras’ın meyhanelerinden gelen kahkahalar, naralar, şarkı, gitar ve ut sesleri bu sessizliği delik deşik eder.
İlk gelenlerden birisi Salih’tir. O, Arabistan cephesinden geliyor. Sağ kolunu, sağ kulağını ve sağ yanağını orada bırakmıştır.
Trenden inip evine yönelince Yemen Türküsü’nün iki dizesi gelip geçer içinden.
Salih’e göre keşke gelmek olmasaydı, böyle yarım yamalak gelmektense…
Onu ilk karşılayan çocukluk arkadaşı Niko’dur. Savaşla birlikte diğer Rum ve Ermenler gibi Niko da değişmiş; Osmanlı değil, Rum olduğunun bilincine varmış ve tam bir ihanet olan davasının adamı olmuştur. Salih’e yakınlık gösterir. Amacı onu kendine bağlamak, çocukluk ve ilk gençlik yıllarında hep kendisinden üstün olan Salih’i ezerek böylece ondan intikam almaktır.
Salih’i güzelce giydirip kuşatır. Her gece Niko’nun babasının meyhanesine gider, sabahlara kadar içerler. Salih çökmüş ruhunun, yarım kalmış vücudunun tesellisini bu kendini köklerinden koparmakta, inkârda ve aralıkta bulmuştur. Köylülerin gözünde tiksinilen bir soysuzdur. Salih’i cepheden o perişan haliyle dönmüş gören anası, onu şimdiki durumuna daha çok üzülmektedir.
Bu günlerde İstanbullu Hoca çıkagelir. İstanbul’un İngilizlerle işbirliği yapan politikacıları onu, Kuvva-yı Milliye çalışmalarını önlesin diye Akşehir’e göndermişlerdir. İstanbullu Hoca, Başşehir’deki entrikalardan habersiz olduğu için sırf padişaha bağlılığı yüzünden var gücüyle çalışır. Bilgisi, güzelliği, cesareti, sağlam mantığı ve tatlı sesiyle son derece tesirli olmaktadır. Ankara ve Kuvvacılar onu kazanmak için her yola başvururlar. Fakat kararından dönmeyen Hoca için “vur emri” çıkarılır.
Bu arada Salih bir gece sessizce gittiği Rumların meyhanesinde bir toplantıya ve bu toplantıda katılanlara tanık olur. Rumlar Pontus devletini kurmak için seferberliğe girmişlerdir. Elebaşları bir papaz, en ateşli gönüllü de Niko’dur. Salih, sadece düşmanla değil, bunlara da savaş halinde olduğumuzu öğrenir. İçini büyük bir hırs kaplar. Acizliğini yenmek için her gün sol eliyle tabanca talimleri yapar. Sonunda sol elini, kaybettiği sağ elinden daha iyi kullanır duruma gelir. Kuvvacılara katılır. Ona önce ufak tefek ayak işleri verirler. Çolaklığı, düzenli ordu halini almaya başlayan Kuvvacılar arasına girmeye engeldir. Bunu öğrenince İstanbullu Hoca’ya katılmak için kumandanlardan izin alır.
İstanbullu Hoca, çok genç ve güzel bir kızla, Emine ile evlenmiştir. İlk çocuğunu beklemektedir. Kendisini sevenler, hakkındaki “vur emri”ni duyurur ve Hoca’yı kaçmaya zorlar. İstanbullu Hoca bir şafak vakti, genç karısını doğum döşeğinde bırakarak gider. Çakırsaraylı Çetesine katılır. O,artık İstanbullu Hoca değil, “Küçük Ağa”dır. Sakalını kesmiş, sarığını, cübbesini çıkarmıştır. Küçük Ağa’nın İstanbullu Hoca olduğunu pek az kimse bilmektedir. Bunlardan birisi de Salih’tir. Salih Küçük Ağa’ya son derece bağlıdır. Onu bulur, amacı onun Kuvvacılar tarafında yer almasını sağlamaktadır. Çakırsaraylı’dan tek başına bir çete kuran Küçük Ağa, Salih’in de yardımıyla tereddütlerinden kurtulmuş, Kuvvacıların düşüncelerini ve yolunu benimsemiştir. Herkes İstanbullu Hoca’nın, İstanbul’a kaçtığını sandığı günlerde o, Salih ve diğer arkadaşlarıyla Çerkez Ethem kuvvetlerine katılır. Çerkez Ethem’le Garp Cephesi Kumandanlığı’nın arası açıktır. Küçük Ağa, Çerkez Ethem ve kardeşi Tevfik Bey’in güvenini kazanmıştır ama o Ankara’ya bağlıdır. Hile yapar, tuzaklar kurar, bu iki kardeşin yeni kurulmakta olan orduyu ve devleti çökertmesini engeller.
Bu arada Tevfik Bey’den izin alarak, Çolak Salih’i Akşehir’e gönderir. Aslında Salih, Alayurt’a giderek durumu, Çerkez Ethem ve kardeşinin niyetini Kuvvacıların önde gelenlerinden Haydar Bey’e bildirecektir. Sonra da Akşehir’e gidip Emine’den ve Küçük Ağa’nın daha yüzünü görmediği oğlu Mehmet’ten haber getirecektir.
Salih, Şubat ortasında Akşehir’e gelir, Kuvvacıların Akşehir’deki belkemiği, alçakgönüllü, kararlı, hoşgörülü; bütün bunlardan dolayı da o hareketin en faydalı adamı, Ali Emmi ağır hastadır. Salih’i kahvede saygıya yakın bir sevgiyle karşılarlar.
İkindi üzeri Reis Bey ile Küçük Hacı, Ali Emmi’yi ziyarete gitmişlerdir. Salih, sırlarını onlara açıklar. Bütün Akşehir’in İstanbul’a kaçtığı sonra da öldüğünü sandığı İstanbullu Hoca hayattadır. Adını ve düşüncesini değiştirmiş, Kuvva-yı Milliye’nin en fedakâr gönüllülerinden Küçük Ağa olmuştur.
Emine’ye gelince o, uzun geceler boyu, yapayalnız, genç ve güzel kocasını beklemiştir. Babasının yüzünü bir kere bile görmediği küçük Mehmet’le birlikte “Gel babası gel, gel…” diye çağırmışlar, ama baba dönmemiştir. Onun vurulduğu haberi gelince de Emine’yi yaşlı ve bezgin çarıkçı Hasan’a nikâhlamışlardır. Salih, işte bu gerçeği öğrenir ve kalmanın faydasızlığına inanarak kaçıp gider. O gittikten kısa bir süre sonra Ali Emmi’yi toprağa verirler.
Ötede, Küçük Ağa, Tevfik Bey kadar ağabeyi Çerkez Ethem’in de güvenini ve takdirini kazanmıştır. Çerkez Ethem, Garp Cephesi kumandanı’yla aralarındaki geçimsizliği bir büyük ihanete götürmek üzeredir. Bütün kuvvetlerini toplayarak Kütahya’ya geçecek, istekleri kabul edilmezse Ankara’ya yürüyecektir. Durumun son derece kritik olduğunu gören Küçük Ağa’nın “şeriatın mubah gördüğü harp hilesinin” en büyüğünü oynamaktan başka çaresi yoktur. Hem kendisi, hem davası, hem de milli zafer açısından son derece tehlikeli olan bu hile, Küçük Ağa’nın, dolayısıyla Milli Mücadele’nin sonu olabilir. Küçük Ağa, büyük oyununu oynar. Çerkez Ethem’in vuracağı darbeyi mümkün olduğu kadar zayıflatmak için onun askerlerini içinden böler. Çerkez Ethem kuvvetlerinin yarısı, Kütahya Komutanı İzzettin Bey’e teslim olur. Kuvvacıların tarafına geçerler. Küçük Ağa, nefsinden vatanı lehine feragat etmekle yanılmamıştır.
Günler geçer, peş peşe, Küçük Ağa Akşehir’e gidip gitmemek konusunda bir karar arifesindedir. Çolak Salih’in ne kendisi gelir, ne de bir haber gönderir. Başka çaresi kalmayan Küçük Ağa, Akşehir’e, Mehmet’ine ve Emine’ye gitmeye karar verir. Ama daha Akşehir’e girer girmez karısının bir başkasıyla evlendiğini öğrenir. Artık “İstanbullu Hoca” kimliğini iyice saklamak zorundadır kendi oğluyla tanışır, arkadaşlık kurar. Mehmet de babası olduğunu bilmediği bu genç ve güzel adamı sevmektedir.
Uzun zamandır hasta olan Emine pırıl pırıl bir Cuma sabahı Hakkın rahmetine kavuşur.
Emine’nin toprağa verildiği akşam, Küçük Ağa, Ankara’ya hareket ederek kurtuluş ve kurtuluş günlerinin önde gelen insanı olur. Onun buradan sonraki yaşamı bir hüzün şarkısından ibarettir. Devirler geçecek, hayranlıklar ve düşmanlıklar görecek, varlığı da bütün unsurlarıyla tadacaktır. Fakat o, saadeti sadece bir anı olarak tanıyacaktır. Hüzün, onun saadetinin ikinci adıdır artık…
|