Trendyol 336*280
Kapatmak İçin Tıklayınız

Go Back   EdebiyatDenizi.Com - Edebi ve Düşünsel Ufkunuz > EDEBİYAT > Yazarlar ve Şairler > Türk Yazarlar > Türk Şairler
Kayıt ol Yardım Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Loading

Reklam Alanı
Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler
Reklam Alanı
  #1  
Alt 14.01.09
umut ışığı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
-------------------
umut ışığı isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Üye Numarası : 849
Üyelik Tarihi : 26-09-2008
Bulunduğu Yer : izmir
Mesaj Sayısı : 304
Thanks: 1
Aldığım Teşekkür: 7
Tecrübe Puanı : 30
Tecrübe : umut ışığı is on a distinguished road
Ahmet YESEVİ

.


AHMET YESEVİ


Büyük Türk Mutasavvıfı Ahmet Yesevi, Kazakistan'ın Yesi şehrinde, yaygın görüşe göre 1093 yılında doğmuş ve 1166 yılında ölmüştür. İlk mürşidi Arslan Baba olmuş, sonra Yusuf-i Hemadani'ye intisap etmiştir.

Yesevi, Arapça ve Farsça'yı çok iyi bilmesine rağmen Türkçeyi seçmiştir.

Ahmet Yesevi, eski Türk inanışlarının kalıntılarını İslamiyet ile uzlaştırmaya çalışan, İslâm'ı yeni kabul etmiş insanlara bu dinin sıcak, samimi, hoşgörülü, insan ve tanrı sevgisine dayalı gerçek yüzünü tanıtmıştır.

"Hikmet" adını verdiği dörtlüklerinde Yesevi;

Benim hikmetlerim hadis hazinesidir
Kişi pay görmese, bil habistir
Benim hikmetlerim süphanın fermanı
Okuyup bilsen, hepsi Kuran'ın anlamı demektedir.

Büyük Türk mutasavvıfı Ahmet Yesevi, Türk dünyasının yetiştirdiği önemli kişiliklerden ve Türklüğün sembol isimlerinden biridir.

Ahmet Yesevi'nin Türk tasavvuf geleneğinin kurucusu olması ve kendisinden sonraki büyük mutasavvıflar, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli ve diğerleri üzerindeki etkisi, böylece Anadolu'nun bir Türk Yurdu haline gelmesindeki manevi rolü, İslamiyet'i dosdoğru anlayan ve anlatan, sade ve temiz üslubu, güzel Türkçemizin mimarlarından oluşu, insanlığın ihtiyacı olan yüksek değerleri daha o zamanlar dile getirdiği kardeşliğe, dostluğa, sevgi ve hoşgörüye dayalı düşünceleri bilinmektedir.

Türk'lerin İslamiyeti anlama ve algılama noktasında Yesevi bir ekoldür. Bu açıdan bakıldığında Ahmet Yesevi, tüm Türk dünyası için çok önemli bir konuma sahiptir. Kendini tanıma umdesi, kültürünü, dilini, tarihini ve dinini tanımak Yesevî düşüncesinin özüdür.

Karahanlı Hükümdarı Saltuk Buğra Kara Han'ın 950 yılında İslamiyet'i resmi devlet dini olarak kabul etmesi, Türk dünyasının önemli bir dönüm noktasıdır. İslamiyeti benimseyen Türkler, Türk - İslam sentezine dayanan yeni bir kültür sahibi olmuşlar, sosyal nizamları ile devlet ve dünya görüşlerine bu kültür ile yeni bir şekil vermişlerdir.

"Pir-i Türkistan" Ahmet Yesevi, Güney Kazakistan'da, Çimkent şehrine 7 kilometre uzaklıktaki, bugün Türkistan adı ile tanınan Yesi şehrine 157 kilometre uzaklıktaki Sayram kasabasında doğmuştur. Doğum yılı bilinmemektedir. Ancak 73 yaşında ve 1166 yılında vefat ettiği şeklindeki yaygın görüşe göre 1093 yılında doğduğu tahmin edilmektedir. Doğum yeri olarak Yesi şehri de belirtilmekte ise de anne ve babasının türbelerinin Sayram'da olması, O'nun da Sayram'da doğduğunu düşündürmektedir. Babası, Hazret-i Ali soyundan Şeyh İbrahim isimli bir zatdır. Annesi ise Şeyh İbrahim'in halifesi Musa Şeyh'in kızı Ayşe Hatun'dur. Rivayetlere göre önce annesini, sonra babasını kaybeden 7 yaşındaki Ahmet, ablasının himayesinde büyümüştür. Yesi'ye gelen Arslan Baba adlı bir mürşit, O'nun tahsil, terbiyesini üstlenir. Bir süre sonra Arslan Baba ölür, Yesevi de o zamanın önemli kültür ve bilim merkezlerinden olan Buhara'ya gider. Burada Hace (Hoca) Yusuf-i Hemedani'ye intisap eder ve onun irşadı altına girer.

Yesevi, mürşidi Hemedani'nin ölümünden sonra bir süre Buhara'da irşad postuna oturursa da, şeyhinin vaktiyle işaret ettiği şekilde Yesi'ye döner. Ölene kadar da orada aydınlatmaya devam eder.

Menkıbeye göre tekkesinin bahçesinde bir çilehane kazdırır ve ömrünü burada tamamlar. Daha önce de belirtildiği gibi 1166 yılında vefat ettiği sanılmaktadır.

Ahmet Yesevi'nin türbesini Sultan Timur'un yaptırdığı bilinmektedir. Rivayete göre, Hoca, Timur'un rüyasına girip zafer müjdeler. Timur da Türkistan zaferinden sonra Yesi'ye gelir ve Hoca'nın kabrinin üstüne, bir şükran ifadesi olarak, türbe yaptırır. Zamanla harap olan türbe, Şibani Han tarafından onartılır. Birçok defa onarım gören türbe, Sovyetler Birliği zamanında korumaya alınıp 1978'de ziyarete açılmış, 1989 yılında türbenin bulunduğu bölge "Tarihi Kültür Koruma Mıntıkası" olarak ilan edilmiştir.

Kazakistan bağımsızlığını kazandıktan sonra, Türkistan şehrindeki bu türbenin restorasyon çalışmaları Türkiye tarafından 1992 yılında başlatılmış ve iki senede bitirilmesi ön görülmüşse de çalışmalar Temmuz 2000'e kadar sürmüş ve türbenin açılışı Ekim 2000'de Türkistan şehrinin 1500. kuruluş yıldönümünde yapılmıştır.

Ahmet Yesevi, Anadolu'ya hiç gelmemiş olmasına rağmen Anadolu'da tanınmış ve sevilmiştir. Bektaşîlik, Mevlevilik, Yunus Emre ekolü Yesevi'den çok etkilenmiştir.

Anadolu'ya gitmediği bilinmesine rağmen Pülümür'ün Kangallı Köyü'nde Ahmet Yesevi’ye atfedilen bir türbe vardır. Pülümür'deki bu mezar, Yesevi’nin makamı olarak, halkın hayal dünyasında gelişmiş ve türbe "O"na atfedilmiştir.

Bundan başka, Baskil ilçesinin Tabanbükü Köyü'nde Ahmet Yesevi kolundan gelen Hasan Dede'nin mezarının bulunduğu biliniyor. Bu köyün doğusundaki bir mezarın da Ahmet Yesevi'ye ait olduğu rivayet edilmektedir.

Yesevi'nin Türk Diline Olan Etkisi

Selçuklular, tarihimizin çok uzun bir dönemini doldurmuş, büyük bir devlettir. Sınırları, Orta Asya ve Anadolu'nun büyük bölümünü kapsamıştır. Devlete adını veren Selçuk Bey ve beraberindekilerin Türkçe adlar taşımalarına rağmen, son hükümdarların isimleri Keykavus , Keykubat gibi Farsça adlardır. En önemlisi, Devletin resmi dili Türkçe değil Farsçadır. Selçuklu'nun önemli bir şahsiyeti, Alpaslan'ın veziri, Nizam -ül Mülk bir Fars'tır. Adına kurduğu Nizamiye Medreseleri Farsça eğitim vermekteydiler. Bütün bu sebeplerle Selçuklu'da Türkçe avam dili, Farsça ise aydın ve bilgin dili olmuştur. Edebiyat ve yazı dili Türkçe değil Farsça olarak kullanılmıştır.

Bütün bu olumsuzluklar arasında Yesi'de bilinçli bir Türk ortaya çıkmış, Arapça ve Farsçayı çok iyi bilmesine rağmen Türkçeyi seçmiştir.

Yesevi, İslam tasavvufunu esas alan, bilim, edebiyat ve sanata önem veren bir medrese kurdu. Bu medresenin, konuşma dili, yazışma dili, şiir ve edebiyat dili, eğitim ve öğretim dili Türkçe idi. Buradan yetişen binlerce insan Türk Dünyasının her tarafına dağıldılar. Bu yetişenler, gittikleri her yerde Yesevi'nin Türkçe şiirlerini, yani "Hikmet"lerini tekrar tekrar seslendirdiler. Bu şekilde yeni bir Türk edebiyatı doğdu. Bu arada, Farsçayı kullananlar, Yesevi'yi, Türkçe yazdığı için eleştirmişlerdir. Yesevi ise bir hikmetinde şöyle demektedir:

Sevmiyorlar bilginler sizin Türkçe dilini
Erenlerden işitsen açar gönül dilini
Ayet - hadis anlamı Türkçe olsa duyarlar
Anlamına erenler başı eğip uyarlar
Miskin hafız Hoca Ahmet yedi atana rahmet
Fars dilini bilir de sevip söyler Türkçeyi

Daha sonra, Cengizler, Osmanlılar dönemlerinde Türkçe egemen olmuştur. Bu konuda büyük şair Yahya Kemal "Ahmet Yesevi kim? bir araştırın, göreceksiniz, bizim milliyetimizi asıl onda bulacaksınız. " demektedir.

Burada, Ahmet Yesevi'nin bilime ve bilgiye verdiği önemi bir, iki Hikmet'i ile dile getirmek gerekirse:

Ey dostlar, cahil ile yakın olup
Bağrım yanıp, candan doyup öldüm ben işte

Bir başka hikmetinde ise:

Cahil ile geçen ömrüm nar sakar
Cahil olsan cehennem ondan çekinir
Cahil ile cehenneme doğru kılmayın sefer
Cahiller içinde yaprak gibi soldum ben işte

demektedir.

Yesevi'nin Din Anlayışı

Tarih devirlerinde milletimiz birçok dini kabul etmiştir. Bunların içinde Şamanizm en önemli yeri kaplasa da Budizm, Musevilik ve Hıristiyanlık da Türkler arasında yaygınlık kazanmış dinlerdir. Bin yıldan beri ise gittikçe gelişen boyutlarda İslam dini Türklerin inanç birliğini oluşturan din haline gelmiştir.

Şamanizm, sadece Türklerin değil, Asya'nın birçok halkının ortak inanç sistemidir. Dolayısı ile Şamanizm'i Türklerin ulusal dini olarak kabul etmek yanlıştır.

Göktürk kitabelerinde, Atalarımızın, bir din anlayışı bulunduğu açıklaması vardır. Bu din, yeri, göğü ve insanı yani bütün varlıkları yaratan ve yöneten "Bir Tanrı" anlayışıdır. Belki de çok daha eskilerden, derinlerden gelen Şamanizm inançları "Bir Tanrı" veya "Gök Tanrı" dini ile birlikte yaşamaya devam etmiştir. Oğuz Han'ın "Tanrının Birliği" sözünü temel alan bir anlayışın yayıcısı olduğu görüşü de konuya daha açıklık kazandırır.

Bilinen bir gerçektir ki, bir toplumun kabul ettiği yeni bir din, eski inançları tümüyle ortadan kaldıramaz. Eski inançlar çok defa yeni inancın kisvesi altında yaşamaya devam ederler. Bu anlamda Şamanizm'in Türklere ait topluluklarda devam ettiğini görebiliyoruz. Örneğin, ataların ruhlarına evliya kudreti, ağaçlara evliya adı verilerek Şamanizm, İslami bir kavramla yeniden ifade edilmiştir.

Bugün, büyük çoğunluğu Müslüman olan Dünya Türklüğünün İslami anlayışında binlerce yıllık geçmişlerini görmekteyiz. Bu hal, İslam'ın ana ilkelerinden sapma anlamına gelmemektedir. Söylemeliyiz ki, milletimiz, küçük bir kesim hariç, İslam'ı doğru anlamış ve doğru uygulamıştır. Bugün, Müslüman milletler içinde en samimi dinsel yaşamın milletimizce yaşandığı bir gerçektir.

Ahmet Yesevi, eski Türk inanışlarının kalıntılarını İslamiyet ile uzlaştırmaya çalışan ve dolayısıyla kitaplı dinin, yani İslamın emirlerini tam yerine getiremeyen yeni Müslüman olmuş insanlara, İslamın sıcak, samimi, hoşgörülü, insan ve Tanrı sevgisine dayalı, gerçek yüzünü tanıttı.

Ahmet Yesevi, içinde yaşadığı dönemin Türk toplumunun, bozkırlarda at koşturan yarı göçebe insanlar olduklarını, kadın - erkek, genç - ihtiyar, hareketli, kendi gelenek ve göreneklerini diri tutma yolunda başarılı ve mücadele ile geçen bir hayatın içinde olduklarını çok iyi biliyordu. Yesevi, bu insanlara fıkıh kuralları içinde, Arap - Acem kültür etkileri ile boğulmuş karma karışık bir İslam yerine, samimi ve sarsılmaz bir iman anlayışını telkin eden dini ve ahlaki kuralları, kendisi Arapça ve Farsça'yı çok iyi bildiği halde, kendi dilleri ile ve daha da önemlisi, onların seviyesinde bir söylem tarzı ile sunmanın, başarının temeli olacağını, görmüş ve uygulamıştır. Onun için de Türk boylarının Halk edebiyatından alınmış şekillerle insanlar arasında dostluğu, sevgiyi, dayanışmayı, dünyayı Tanrı ve insan sevgisi ile kucaklamayı öğretmiştir.

Nitekim, Yesevi:

Benim hikmetlerim hadis hazinesidir
Kişi pay görmese, bil habistir
Benim hikmetlerim Süphan'ın fermanı
Okuyup bilsen, hepsi Kuran'ın anlamı demektedir.

Hoca da öteki mutasavvuflar gibi, âlemi ve âlemde var olan her şeyi ilahi aşkın eseri olarak gördüğü içindir ki, her şeyi gönülden sevmektedir. Ancak bu sevgi ile Allah'a ulaşılabileceğini söylemektedir. O'na göre aşksız, Mevlayı anlamak mümkün değildir.

Üstelik aşksız kişi gerçek insan değildir.

Dertsiz insan insan değil, bunu anlayın
Aşksız insan hayvan cinsi, bunu dinleyin
Gönlünüzde Aşk olursa, bana ağlayın
Ağlayanlara gerçek Aşkımı hediye eğledim
Aşksızların hem canı yok, hem imanı
Resulullah sözün dedim mana hani diyen Yesevi 140 numaralı hikmetinde, ilahi aşk hakkındaki görüşlerini,insanın samimi inancı ile bağlantılıyarak anlatır:

Aşk davasını bana kılma, sahte aşık,
Aşık olsan, bağrın içinde göz kanı yok
Muhabbetin şevki ile can vermese
Boşa geçer ömrü onun, yalanı yok

Aşk bağı sıkıntı çekip yeşertmesen
Hor görülse nefsini öldürmesen
"Allah" diyerek içe nuru doldurmasan
Vallah, billah sende aşkın eseri yok

Hak zikrini can içinden çıkarmasan
Üç yüz altmış damarlarını kımıldatmasan
Dört yüz kırk dört kemiklerini kul eylemesen
Yalancıdır Hakka aşık olduğu yok

Rahatı bırakıp can sıkıntısını hoşlayanlar
Seherlerde canını incitip çalışanlar
Hay-u heves, ben-benliği terk edenler
Gerçek aşıktır, asla onun yalanı yok

Kul Hoca Ahmet, candan geçip yola gir
Ondan sonra erenlerin yolunu sor
Allah diyerek, Hakkın yolunda canını ver
Bu yollarda can vermesen, imkânı yok

"İlâhi Aşk" Allah'tır ve bu aşka düşen kişi, bencillik, gösteriş, iki yüzlülük, kişisel çıkar gibi küçük hesapları düşünmemek gerekir. " diyen Yesevi, bir hikmetinde:

Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol
Öyle mazlum yolda kalsa, yoldaşı ol
Mahşer günü dergâhına yakın ol
Ben - benlik güden kişilerden kaçtım ben işte

demektedir. Bütün hikmetlerinde yer alan bir gerçek vardır ki o da insana verilen büyük değerdir. İslam tasavvufunda insan, kâinatın özü alarak kabul edilir. Her şey insan içindir. O halde insana düşen, "Kamil İnsan" olmaya çalışmaktır. Ahlakın kemaline ulaşmıya gayret etmektir. Bunun da bir yolu yaratılmışları sevmek, incitmemek ve incinmemektir. Alçak gönüllü olan insanlar, her hususta samimi olan kişilerdir.

Yesevi, asıl kavgasını, sahte şeyhler ve mollalara karşı yapar. Bunlara karşı da

"Talibim" deyip söylerler vallah, billah insafsız
Namahreme bakarlar, gözlerinde yok insaf
Kişi malını yiyerler, çünkü gönülleri değil saf
Arslan Baba'nın sözlerini işittiniz teberrük

Zakirim deyip ağlar, çıkmaz gözünden yaşı
Gönüllerinde gamı yok, her an ağrıya başı
Oyun-hile kılarlar, malum Hüda'ya işi
Arslan Baba'nın sözlerini işittiniz teberrük gibi birçok hikmet söylemiştir.

Yesevi,bilim üzerinde çok durmuş, inananların aydın kişiler olduğunu, bunların bilgisizlikten ve bilgisizlerden kısaca cahillikten uzak durduklarını anlatmıştır. Ayrıca bir başka hikmetinde: " Bilgisizlik her kötülüğün kaynağıdır. " demiştir. Bir başka hikmetinde ise

İlim, iki inci, beden ve cana rehberdir
Can âlimi Hazret'ine yakındır
Muhabbetin şarabından içer
Öyle âlim, gerçek âlim olur dostlarım demiştir.

Özetle, Yesevi okulunun ana ilkelerini:

Allahın varlığına ve tekliğine inanmak,
Kurana uymak,
İslam'a dayalı yolda yürümek,
İnsanın kendisini disipline etmesi,
Belli zamanlarda benlik muhasebesi yapmak

olarak özetlemek olasıdır.

Ayrıca, Yeseviliği kabul eden kişinin de :

Hakkı bilmek,
Kalbinde Allah ve İnsan sevgisi taşımak,
Cömert olmak,
Gerçekleri kabul etmek,
Geçer ve doğru bilgili olmak,
Kanaatkar olmak,
Nefsine hakim olmak,
Kendini bilmek,
Gönül gözü ile görmek,
Felsefeye yatkın olmak gibi hasletleri kendisinde toplaması gerekiyordu.

Dikkat edilirse,bin yıl önce yaşamış bir Türk düşünür, kendini bilmeyi, hurafelerden uzak durmayı, Tanrı'ya inanmayı, kendini geliştirmeye çalışmayı, özellikle hoşgörülü olmayı büyük bir açıklıkla ifade etmiştir.

Ahmet Yesevi'nin büyük takipçisi YUNUS EMRE'nin, Pirinden öğrendiğini veciz bir şekilde anlattığı dörtlük de şöyledir:

Çalış, kazan, ye, yedir
Bir gönül ele getir
Bin Kâbe'den iyrektir
Bir gönül ziyareti



.
__________________

Alıntı ile Cevapla
Konuyu Beğendin mi ? O Zaman Arkadaşınla Paylaş !
Reklam Alanı
Yeni Konu aç Cevapla

Anahtar Kelimeler
ahmet, yesevİ


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Protected by CBACK.de CrackerTracker

Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.0